Pazar, Temmuz 26

Batman 3'ün Çekimleri Önümüzdeki Yıl Başlıyor


Gary Oldman, Denzel Washington ve Mila Kunis'le birlikte The Book Of Eli için Comic-Con'da düzenlenen panele katılmış. Panelin sonlarına doğru kendisine yöneltilen Batman 3'ün çekilip çekilmeyeceği sorusunu, herkesi şaşırtarak gerçekten cevaplamış:

"Yeni Batman filmini çekmeye önümüzdeki yıl başlıyoruz. Bu yüzden tekrar 2 yıl daha ara vermiş olmayacağız en azından. Ama bunu benden duymamış olun!"

Baba adamsın vesselam Gary Oldman. Bu arada sevgili blog okurlarım, Batman 3'le alakalı harika bir yazının çevirisini yakında tamamlayacağım, bu aralar fazlasıyla meşgulüm, takipte kalın!

Kaynak: Empire

Cumartesi, Temmuz 25

Haftasonu Tavsiyesi #6: Wicker Park

Romantik filmler, film türleri arasında, izleyici kitlesi en garanti olanların başında gelir herhalde. Senaryo ya da oyunculuklar standartın altında dahi olsa, birbirine kavuşamayan bir oğlanımız ve bir kızımız olsun, yeter bu romantik film türünü seven izleyicilerin çoğuna. Tabii ki bu tercih meselesi, kimileri çok hassastır ve kolay etkilenir, kimileri içinse gerçekten sıradışı bir hikaye lazımdır etki altında kalabilmek için.

Bu hafta tavsiye edeceğim filmde, yukarıda bahsettiğim iki izleyici türünü de tatmin edecek kadar iyi bir hikaye var. Daha da önemlisi, tek bir hikaye yok, ana hikayenin yanında filmi besleyici nitelikte bir kaç hikaye daha var. Bu hikayeler iç içe geçince, ortaya çıkan film birden fazla karakterin dramı ve karakterler arasındaki romantizmi kullanarak etkileyici ve sürükleyici bir yapıta dönüşüyor.

Wicker Park, türkçe adıyla 'Hep Seni Aradım', New York'ta çalışan ve yakında evlenme teklif etmeyi düşündüğü sevgilisiyle mutlu bir hayat süren Matthew'ın(Josh Hartnett) hikayesiyle başlar. Matthew bir restoranda iş görüşmesi esnasında telefon etmek için masadan ayrılır. Telefon kulübesine gider, ancak içeride bir bayan vardır. Bayan konuşmasını bitirene kadar kulübenin yanındaki lavaboda beklemeye karar veren Matthew'in, telefondaki muhatabında karşı hiddetle konuşmaya devam eden bayan ilgisini çeker.

Havalandırmadan kulübenin içine bakar ve bayanın parfümünün kokusunu alır. Bayanın yüzünü göremez ama bir şeyler tanıdık gelmiştir. Bayan kulübeden çıkıp hızla restoranın çıkışına giderken Matthew yetişmek istese de, yakalayamaz. Kulübeye geri döner ve bayanın unuttuğu gazetenin arasında bir adres bulur.

2 yıl önce birden ortadan kaybolan hayatının aşkı Lisa'yı bulmak için elinde bir adres vardır artık.

Film, Matthew'ın bir adresten yola çıkarak Lisa'yı(Diane Kruger) aramasını konu alırken, zaman zaman yaptığı geri dönüşlerle(flashback) Lisa'nın ve Matthew'nin aşkını anlatıyor seyirciye. Ve onları birbirinden ayıran her şeyi.

Elindeki hikayeyi izleyiciye parça parça vererek sindirmesini sağlayan anlatım tarzıyla izleyeni her daim merakta bırakan film, son dakikasına kadar sabırlı bir şekilde sürprizlerini yavaş yavaş harcayarak sürekliliğini de korumasını biliyor.

Ve çoğu romantik filmde olduğu gibi bu film de genel itibariyle 'tesadüf'ler üzerinden ilerlerken, bu tesadüfler silsilesini başarılı bir şekilde kullanarak hikayeyi daha etkileyici ve eşsiz bir biçime sokuyor.

Filmin Fragmanı:

Cuma, Temmuz 24

Flower Abbus Trailer

video
Bu senenin en bomba filminin fragmanı.
A man...
Wants Revenge...
Flower Abbus

Chewbacca #2

Bu tip nedir yahu? İyi ki evlenmişsin...

Chewbacca

Tam bir chewbacca...

Çarşamba, Temmuz 22

David Fincher - İşte Ben Buyum

Dünya'nın en iyi sinema dergilerinden ikisi, Empire ve Total Film, geçtiğimiz yıl Türkçe çıkmaya başlamıştı. Birçoğunuz da okumuş ya da en azından görmüştür mutlaka. Satışları artırmak için DVD vermeye bile başladılar; Empire'ın fiyatı 3,90'lara kadar düşmüştü, Ek$i Sözlük'ten okuduğum kadarıyla Total Film'in son sayılarında "Okurdan Mektuplar" köşesi bile yoktu.

Olayı daha fazla dramatize etmek istemiyorum, iki dergi de zaman içerisinde yayın hayatlarına son vermek zorunda kaldı. Bu dergilerin Türkiye versiyonlarının yazarları her ne kadar Türk de olsa Amerikan baskısından çeviri haberler ve röportajlar da çoktu. Zaten benim Empire'ı tercih etmemdeki öncelik buydu. Çok orijinal bir tarzı ve eğlenceli yazıları olurdu.

Şu anda ülkemizde yayın yapan tek sinema dergisi bildiğim kadarıyla "Sinema". Belki bir iki tane daha fazladan vardır, bilmiyorum. Bense Empire'den başkasını sevemedim bir türlü. Sinema'nın bir ayarı yok, bazen iyi, bazen kötü. Son aldığım sayısından iki satır okuduğumu hatırlamıyorum. Zaten blog açtığım döneme denk geliyor Empire'nin yayın hayatına son vermesi, ben de okumak istemedim bir daha sinema dergisi, blogumda sinema üzerine yazdığımdan. Haberleriyse internetten rahatça takip edebiliyoruz zaten.

Efendim, sadede gelelim. Empire ve Total Film'in internet sitelerinde ilgi çekici yazılar ve röportajlar halen var. Artık okuyup beğendiklerimi Türkçe'ye çevirip sizinle paylaşmak istiyorum. İlk olarak Empire'nin geçtiğimiz ayki sayısında yer alan David Fincher Röportajıyla başlayalım. Buyrun, hatamız olduysa affola...

*********

Fincher'ın aldığı ilk albüm Burt Bacharach'a ait Sonsuz Ölüm'ün (Butch Cassidy And The Sundance Kid) film müziğiydi. Filmin kendisi ise 8 yaşındaki bu çocuğun bir yönetmen olmaya karar vermesine vesile olmuştu. İlk çalışması ise Industrial Light & Magic isimli efekt stüdyosunda olmuştu, Madonna'dan Rolling Stone'a kadar herkese müzik videosu yapmasından ve ilk uzun metrajlı çalışma olarak Alien'da görev almasından önce. Bu tecrübelerden kazandıklarıyla, günümüzdeki en hayalperest film yapımcılarından birisi haline geldi. Son yapıtı, The Curious Case Of Benjamin Button, 3 Oscar ödülü kazandı. "Bu film deneyimimin bir parçası olan saçmalık girdabını oluşturmak benim ömrümden 5 yıl yedi" diyor, gülerek. "Ama filmden memnunum..."


Empire:
Anneniz The Curious Case Of Benjamin Button hakkında ne düşündü?

David Fincher: Annem filmi gerçekten sevdi, ki bu genellikle pek iyi bir haber değildir! Gene de onun fikri benim için çok önemlidir. Bilirsiniz, annem söylenecek en doğru şeyleri söyledi: "Baban bu filmi çok beğenirdi!" Kendisi biraz duygusaldır.

E: İlk R-Rated(*) filminizi kiminle izlediniz?

D: Düşünmeye çalışıyorum. The Godfather (Baba) bir R idi değil mi? Bir adamın gözünü parçalıyorlar! Bu yüzden bu filmi söyleyeceğim. San Anselmo'da (California) bir sinema vardı. Arkadaşım Scott Urquart, onun ablası sinemanın yöneticisiydi. İnanılmaz bir şeydi! Yan kapıdan girer ve canımız ne istiyorsa izlerdik.

E: Ve hayattan yara alırdınız!

D: Kesinlikle. Babamlar Taxi Driver'i izlememe izin vermedi. Ben de filmi izlemek için sıvışmak zorunda kaldım. The Exorcist'i izlediğimi babamlar 3 hafta uykusuz kaldıktan sonra anladı.
-"Neden uyumuyorsun?"
-"Bilmiyorum, sanki biraz... herşey biraz... garip bu gece. Işıkları açmamız gerektiğini düşünmüyor musunuz?"

E: Peki gençliğinizde, iyi bir okur muydunuz?

D: Hayır. Biliyorum - bu çok kötü. Babanız bir yazar olduğunda okumak hakkında farklı düşünmeye meyillisinizdir. Her nedense, keyifli değildi benim için. Sanırım filmlere gitmek daha kolaydı - hatırlayın, o zamanlar çok harika filmler vardı. Ve bu da babamla beraber yapmayı çok sevdiğimiz bir şeydi.

E: Hangi filmi beraber izlediğinizi hatırlıyorsunuz?

D: Monty Python filmlerine bayılırdım. Hastasıydım. Babamı And Now For Something Completely Different'i izlemek için 45 dakika araba sürmek zorunda bırakmıştım. Filmden sonra söylendi durdu: "Bütün bu skeçler TV'de de var!"
Ama Holy Grail'e bayılmıştı.

E: Kariyerinize en çok kimin etkisi olmuştur?

D: Sanırım Josh Donen(yapımcı) diyeceğim. Bana Dövüş Kulübü'nün kitabını o vermişti ve Panic Room için o teklif getirmişti. Açıkçası biraz şöyle gerçekleşmişti: "Senaryoyu okudum ve sanırım bunu yapmak istemezsin, çünkü olayın tamamı bir evde geçiyor" ve -elbette- birisi bana bir kısıtlamadan dolayı bir şeyi yapmak istemeyeceğimi söylediğinde ben de "Neden? Aslında eğlenceli olabilir; belki de gerçekten birileri bundan bir şeyler çıkartabilir!" diye karşılık veririm. Ayrıca, Zodiac için de bizi o bulmuştu. Yani cevabım Josh ve Ceán(Chaffin, Fincher'in ortağı). Bu ikisi.


E: İlk hangi albümü satın aldığınızı hatırlıyor musunuz?

D: İlk satın aldığım albüm? Biliyor musunuz, Sonsuz Ölüm'ün film müziği olduğuna bahse bile varım, Burt Bacharach'a ait. O olduğunu biliyorum. 8 yaşındaydım. Muhtemelen ilk aldığım odur.

E: O albüm ne zaman işler kötüye gitse dinlenecek bir albüm...

D: O inanılmaz ve işe yaraması gerçekten çok acayip! [Raindrops Keep Falling On My Head'i mırıldanmaya başlıyor] Aman Tanrım! Raindrops Keep Falling On My Head'in çalacağına inanamıyorum! Bob Wagner'le (Fincher'in yönetmen asistanı) benim her zaman tartıştığım bir konudur bu. "Evet, süper film ama artık şu Raindrops Keep Falling On My Head'i geride bırakır mısın?" Evet, tabii ki, ama bilmiyorum neden...

E: George Lucas gençliğinizde sizin yakınınızda yaşıyordu ve siz de Industrial Light & Magic'te görev almıştınız. Lucas'la herhangi bir münasebetiniz oldu mu?

D: Hiç olmadı. O biraz, bilirsiniz, hepimizin olmak arzusuyla yanıp tutuştuğumuz birisiydi: Kendi dünyasını yöneten bir adam.

E: Rolling Stone için bir klip yapmıştın. Onlarla çalışırken gergin miydin?

D: Bu gerçek bir hikaye. Sanırım konserlerine ilk gittiğimde, 10 yaşımdaydım. Şarkılarını çok sevmiştim ve 'Love Is Strong' için bir klip yapacaktım. Biraz eğlenceli olacağını düşünmüştüm, kirli küçük Stones'lar. Bilirsiniz, bir hediye kutusundan çıkıp gelecek gibidir. "Evet! Bu bir Stones şarkısı!" gibi. Bu yüzden anlaştım ve 5 dakikalık bir klip yapıp işimi bitirdim, Mick'le bir konuşmadan ve Vancouver'a ulaşamadığımdan menejerleriyle bir kaç konuşmadan sonra.

E: Ne turnesindelerdi?

D: Evet. Sonra bir hafta boyunca üçüncü ağızdan söylentilerin işkencesine maruz kalmıştım, "Şunu beğenmemişler, bunu beğenmemişler, şöyle yapsan olur muydu, böyle yapsan olur muydu?" Ben de "Hey, adamım, ben size nasıl müzik yapacağınızı söylemiyorum, bırakın da klibimi nasıl biliyorsam öyle hazırlayayım..." dedim. Onlara ulaşmak için çok hiyerarşik tabakalardan geçmek gerekiyordu. Sonra biraz usanmaya başladım ve şu telefonu aldım: "Hey, aşağıya gelip provada onlarla görüşmeli ve yürürlerken son bir kez daha çekmelisin". Biraz kafam atmıştı. Ve tam gitmek üzereyken, "Biliyor musun? S.ktir et! Ne yapmak istediğinizi bu kadar biliyorsanız kendiniz devam edin!" diye düşünmeye başladım. Gerçekten usanmıştım. Sonra kayıtları toplamak için arenadaydım ve birden '(I can't Get No) Satisfaction'u duymaya başladım. Bütün titrememi almıştı! Birdenbire değiştim, "Ben bu yüzden buradayım! Neden burda olduğumu tamamen unutmuşum, bu saçmalıkları neden bir araya getirdiğimi tamamen unutmuşum: /bu/nun için!" Ve herkese haykırmak istediğim onca şey birden eridi gitti [kahkahalar]. Ne harika, ne şanslı bi adamım ben?

E: Çalışmasını izlemekten keyif aldığın başka yönetmenler kimler?

D: Ah, hmm... Bilmiyorum. Steven Spielberg'in çalışmasını izledim. Çok etkileyiciydi. Martin Scorsese'yi izledim - çok ilginçti. Sanki düzenleme odasını(editing room) besliyor gibiydi. Hiç bir şeyi yerde bırakmıyor, hepsini topluyor... Çok fazla film setinde bulunmadım. Arkadaşlarımın setlerinde bulundum. Ki bu da tabii ki çok acı verici oluyor çünkü orda oturuyorsunuz ve başlıyorlar, "Bir B kamerası ver, izin ver yardım ediyim", çünkü onları saçlarını yolarken görüyorsunuz, "Zamanım yok! Bunu çekemem, şunu çekemem!"

E: Spike Jonze ya da Steven Soderbergh gibi adamlar...

D: Evet, ya da Mark [Romanek, One Hour Photo'nun yönetmeni]. Steven çok fazla değil, çünkü çok sessiz çalışır. İnanılmaz bir set yönetimi vardır. Kendisi için oluşturduğu dünya ve o dünyanın işleyişi çok etkileyici.


E: 'The Curious Case Of Bejamin Button' filmini yaparken öğrendiğin en önemli şey neydi?

D: Oh, bilmiyorum! Ne öğrendiğimi bilmiyorum. Ama filmden memnunum. Filmlerinizden memnun olmak çok güzel. Çorapları at gübresiyle dolu insanlarla aynı çizgide olmak acı verici, filmini sevmeyen, sadece filme zarar vermek, onu acımasızca eleştirmek isteyenlerle. Bu çizgide olmak isteyen biri olmayı istemezsin, kendi filmini keni ellerinle parçalamayı!

E: Ne tür müzik sizi derinden etkiler?

D: Beatles coşkusuna biraz geri döndüm, nedendir bilmiyorum. Garip olansa 4 yaşındayken, ve büyümeye devam ederken biraz şöylesindir, "Oh, bu güzel bir şarkı ve bunu sevdim..." Sonraki yılsa bir başkası çıkar ve sonra 6 ayda bir yeni albüm çıkar. Şimdi orta yaşlardayım ve 27 yaşımdayken yaptıklarıma bakıyorum, ki çok berbattı, sonra Beatles'a bakıyorum ve diyorum ki, "Adamların bütün kariyeri 7 yıl sürmüştü!"

E: Dur biraz, Seven'ı 25 yaşındayken falan yapmadın mı?

D: Hayır, hayır, en az 30 yaşımdaydım! Bu hala acı verici. (Kahkahalar) Bir arkadaşım şöyle demeyi çok sever: "Hatırla, Mozart senin yaşındayken, 12 yıldır ölüydü!"

(*) R-Rated: 18 yaş sınırı olan filmler.


*********

İlgili Post: The Curious Case Of Benjamin Button

Cumartesi, Temmuz 18

Haftasonu Tavsiyesi #5: Stranger Than Fiction

Harold Crick(Will Ferrell), hayatı saniyesi saniyesine planlı yaşayan bekar bir vergi memurudur. Her sabah aynı saatte kalkar, aynı saatte dişlerini fırçalar, hatta aynı saatte kravatını bağlar ve aynı sürede otobüs durağına vararak aynı saatte otobüse biner. İçten içe bu rutin hayat kendisini ne kadar bunaltsa bile, çoğu Amerikan çalışanında olduğu gibi robotlaşmaya yakın kahramanımız, sadece hayatını sürmeye devam eder. Neredeyse amaçsızca.
Karen Eiffel(Emma Thompson), ünlü sayılabilecek bir yazardır. Kendine has bir tarzı vardır ve kitaplarında bu tarzdan vazgeçmez. Yayıneviyle yaptığı anlaşmaya binaen, bitirmesi gereken bir kitabı vardır ve yazarların başına gelebilecek en kötü durumlardan biriyle karşı karşıyadır: üretim sancısı.
Kitabına bir türlü devam edememekte, olayların arkasını bir türlü getirememektedir.

Ana Pascal(Maggie Gyllenhaal), okulu yarıda bırakıp pastane işletmeye karar veren genç ve güzel bir bayandır. Vergi borçlarını ödememekte inat eder ve bunun için kendince sebepleri vardır.
Bir sabah, kahramanımız Harold, gaipten bir ses duymaya başlar. Bu sesin en kötü tarafıysa dinlemeye çalıştığında duyulmamasıdır. Harold bir işle uğraşırken ses konuşmaya başlar, farkedip dinlemek amacıyla duruncaysa birden susar.
Bunlara anlam veremeyen Harold, hayatına devam eder, gizemli ses'e rağmen. Ona verilen yeni görevse, vergilerini ödemeyen bir pastaneci hanımdan bu vergileri tahsil etmektir.
Harold'la Ana'nın yolları bu şekilde kesişir.

Rutin hayatına giren bu inatçı ve güzel bayan Harold'u etkiler ancak Harold, işine sadık bir memur olmasının yanında aynı zamanda utangaç bir adamdır. Ana'yla olan ilişkileri bu yüzden biraz garip, biraz da komik bir şekilde ilerler.
Diğer taraftan gaipten gelen sesin peşini bırakmayan Harold, bu sesle ilgili aklına takılanları sormak için Edebiyat Profesörü Jules Hilbert'le(Dustin Hoffman) irtibata geçer. Profesör Hilbert'se, onu yönlendirebileceği en iyi kişinin yazar Karen Eiffel olduğuna kanaat getirir.

Enteresan bir hikayeyi, enteresan bir yolla anlatan bu film, izlemediyseniz bir an önce izlemeniz gereken bir film. İçindeki dramı trajikomik bir yolla seyirciye sunarken, yer yer romantizmi de ilave etmeyi ihmal etmiyor.
Filmin fragmanı:

Perşembe, Temmuz 16

Sultan

Kaynak için fotoya tıklayın.

***********************


***********************


***********************

Cumartesi, Temmuz 11

Haftasonu Tavsiyesi #4: In Bruges

Son döneme ait suç filmlerinde gözle görülür bir akım başladı: Komik ve eğlenceli kötü adam figürleri oluşturmak. Evet, biliyorum, bundan yavaş yavaş sıkılmaya başladığımızı söylemek çok da yanlış olmaz. Korkarım sevgili senarist/yönetmen arkadaşlarımız bir klişe haline gelinceye kadar bu akımın peşinden koşacaklar. Ancak bu akım, In Bruges'i kötü bir film yapmaya yetmiyor, hatta çoğu klişe sınıfına girmeye aday şeyde olduğu gibi doğru şekilde kullanıldığında oldukça kaliteli bir yapıma da öncülük ediyor.
Önce filmin adına açıklık getirmek isterim, zira ben filmi izleyene kadar Bruges sözcüğüyle 'Bruge-giller' gibi bir aile kastedildiğini sanıyor, filmin ismininse aklımda derin yer eden 'One Night At McCool's' filminin ismi gibi bir şey kasdettiğini sanıyordum. Yani "Brugegiller'de olanlar" gibi bir aile komedisi falan sanıyordum filmi. Bu büyük yanılgı, "filmi izlemeden hakkında mümkün olduğunca az bil-izlerken mümkün olduğunca çok sürprizle karşılaş" politikamın bir ürünü tabii ki.
Bruges, Belçika'nın kuzeydoğusunda yer alan küçük bir şehir. Çoğu Avrupa şehrinde olduğu gibi ortaçağa ait mimari izleri taşıyor. Tabii -filmde belirtildiği kadarıyla- Bruges'in farkı, bu izleri çok iyi muhafaza etmesi. Tahmin edeceğiniz üzere filmin ismi de film hakkında ufak bir bilgi vermiş oluyor: Kahraman(lar)ımızın Bruges macerası.
Ray(Colin Farrell) ve Ken(Brendan Gleeson), para için çalışan iki suikastçidir. Filmse henüz başladıkları bir görevi tamamladıktan sonra patronlarından aldıkları bir talimatla bir müddet gizlenmek için Bruges'a gitmeleriyle başlar. Birbirleriyle kan bağları olmamasına karşın iki kardeşi andıran kahramanlarımızdan genç olan Ray, bir küçük kardeş gibi mızmızlanmayı kesmez, ona nazaran biraz daha yaşlı olan Ken ise onu yatıştırmaya çalışan bir abi havasındadır, ne olursa olsun burada iyi vakit geçirmeleri ve şehri mümkün mertebe gezip görmeleri, tatillerinin keyfine bakmaları gerektiği fikrindedir.
Ken ve yanında zoraki getirdiği Ray, şehrin içinden geçen nehriyle, binaların verdiği gotik havayla ve kendine has atmosferiyle özgün bir niteliğe sahip bu küçük şehirde vakitlerini harcamaya koyulurlar. Mızmız kardeş Ray her ne kadar zorlanarak dışarı çıkarılmış olsa da, cücelerle alakalı bir filmin çekildiği bir film setinde gördüğü bir kızdan, Chloë'den(Clémence Poésy) etkilenerek çekilmez tatilini güzelleştirmek adına bir fırsat yakalamış olur. Ray Chloë ile vakit geçirmeye koyulurken, Ken'i ise bir başka görev beklemektedir.
In Bruges'in öyküsü hakkında söyleyebileceklerim bu kadar. Sıradışı bir hikaye gibi görünmese de içinde barındırdığı küçük hikayeler ve ayrıntılarla film farkını ortaya koyuyor. Küçük bir şehirde, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az karakterin kısa süreli birlikteliğinden doğan hikayesi, izleyicinin filmin atmosferinden uzaklaşmasına izin vermeyen öyküleme tekniğiyle yoğrulup, üzerine Bruges gibi bir ortaçağ şehrinin havası eklenince ortaya tadından yenmez bir suç-komedi filmi çıkmış oluyor.
Filmin Fragmanı:

Cumartesi, Temmuz 4

Haftasonu Tavsiyesi #3: The Big Lebowski

3. haftamızda, haftasonu için tavsiye edeceğim film, Coen Kardeşler'in yazıp yönettiği 1998 yapımı The Big Lebowski. Coenler'i geçtiğimiz sene 4 Oscar ödülü alan No Country For Old Men'den hatırlarsınız. Bu film çok daha öncesinde çekilmiş elbette, üstünden 11 yıl geçmiş, dile kolay.
The Big Lebowski, 'absürt komedi' diye tanımlanan sınıfın atalarından sayılabilecek bir film. Komediyi dolambaçlı, düşündürücü ya da imalı yollardan değil, en saf haliyle, olduğu gibi seyirciye sunan bir yol benimsiyor kendine. Absürtlük ise olayların bütününden süregeliyor, bir olay ya da bir sözden öte, olayların bütünü de başlı başına absürtlük ve bir o kadar da mizah taşıyor.
Jeffrey Lebowski(Jeff Bridges), kendisine çevresindeki insanların "ahbap" (dude) şeklinde hitap ettiği baş kahramanımız, kendi halinde bekar hayatı süren orta yaşlarda bir bowling oyuncusudur. En büyük tutkusu olan bowling için hayatının önemli bir bölümü salonlarda geçer. Hayatın tadını basit zevklerden çıkaran Bay Lebowski, bir gün evinde beklemediği bir sürprizle karşılaşır. Tanımadığı iki adam, onu pataklayarak 'para'nın nerde olduğunu sormaktalardır. İşin garibi Lebowski'nin paradan puldan haberi yoktur. Adamlar yanlış kişiyi patakladıklarını anladıklarında, gitmeden önce son bir kötülük yapıp Ahbap'ın halısını pislerler ve çıkar giderler. Lebowski bu olayın etkisinden kurtulamaz, başka bir Lebowski'yle karıştırılıp dayak yemesinden çok, pislenen halısı dert olur kendisine. O da çareyi yeni bir halı parası istemek için gerçek Lebowski'nin peşine düşmekte bulur.Ahbap, birdenbire kendini çekilmez ama vazgeçilmez arkadaşı Walter(John Goodman) ve Donald'la(Steve Buscemi) birlikte bir maceranın ortasında bulur. Enteresan olayların ardı arkası kesilmez ve 3 arkadaş bu olayların arkasından gitmekten vazgeçmezler. Bu olayların tam ortasında yer alan Ahbap'ın hayatına aynı zamanda zengin olan Lebowski'nin enteresan kızı Maude Lebowski(Julianne Moore) girer. Olaylar dışarıdan bakınca her ne kadar gizemli ve tehlikeli görünse de Ahbap ve arkadaşları bütün bu olayların içine balıklama girerken filme ilginç bir hava katarak absürt ama komik ve enteresan bir espri anlayışıyla filmin seyrinde oluşan farklılıkta baş rol oynarlar.Haftasonu tavsiyesi olarak genelde tavsiye etmeyi tercih komedi ağırlıklı filmlerden bir diğeri olan The Big Lebowski, Bowling, komedi ve absürtlük temalarının eşsiz oranda karışımıyla oluşturduğu atmosferin yardımıyla size Ahbap'ın dünyasında keyifli dakikalar yaşayacağınız bir seyir zevki sunacaktır.
Filmin Fragmanı:

Cuma, Temmuz 3

Transformers 2 - Filmden Notlar

Dün akşam gitmek nasip oldu filme. Normalde dublaj izlememeye özen gösteririm, hatta bu konuda takıntılıyım da diyebilirim ancak başka seçeneğim olmadığından dublaj izlemek zorunda kaldım.
Filmden kısa kısa notlar:

  • Senaryo olarak 1. filmin tam anlamıyla devamı durumunda. Ana karakterler aynı kalmakla beraber, bir kaç dost-düşman daha ekleniyor elbette.
  • Görünen Michael Bay'in ekibi robot sahnelerinde epeyce ustalaşmış. 1. filmden çok daha fazla robotlu dövüş sahnesi/dönüşüm(transform) sahnesi vardı ve çoğu dövüş dış mekanlara sıçradığından mekan efektleri de fazlaydı. Didik didik edilmedikçe görsel bir hataya rastlamak mümkün değil.
  • Filmin süresi 1. film gibi gene uzun. 2,5 saat civarında.
  • Bazı robot sahnelerinde ve aksiyon sahnelerinde filmin seyri çok hızlanıyor ve takibi güçleşiyor. Bazen sadece patlamalar ve çarpışmalar görüyorsunuz, kim kime ne yapıyor, kimin eli kimin cebinde belli olmuyor. Takibi güç olduğundan aksiyon sahnelerini uzatmayı denemişler, bu bazen fazlaya kaçabiliyor.
  • Senaryo olarak zayıf bir film. Olay örgüsü çok basit ve tahmin edilebilir bir şekilde ilerliyor. Diyaloglar yeterli ancak kurgusu biraz sıradan olmuş.
  • Üçüncü film için temel atmayı unutmamışlar. Transformers 3 kesin gibi.
  • Bir sözüm de dublaj hakkında, ilk filmi de Türkçe dublajlı izlemek zorunda kalmıştım sinemada, o da kaliteliydi, bu filmin dublajı da kaliteli. Gerçekten çok iyi bir iş çıkarmışlar, hatta belki dublajlı versiyonundan daha keyif alırsınız, hem aksiyon sahnelerinde olası altyazıları kaçırma ihtimali olmaz, hem de bazı espriler ve şakalar Türkçe'ye uyarlanmış, Buz Devri filmlerinde olduğu gibi.
  • Filmin bazı yerleri Terminator tadı vermiyor değil. İnsanlığın ihtiyacı olan bir çocuk, onun üzerine gönderilen robotlar falan.
  • Yani son tahlilde film efektleri ve aksiyon sahneleriyle çok kaliteli bir seyir keyfi sunuyor, ancak sinefil kimliğinin güçlü olması için daha komplike bir kurgu hazırlayabilirlerdi. Gene de izlerseniz pişman olacağınızı sanmıyorum.

Perşembe, Temmuz 2

Göze Çarpan Yeniden Çevrim Projeleri

1- The Wolf Man
Benicio Del Toro ve Matrix serilerinin unutulmaz ajanı Hugo Weaving başrolde oynuyorlar. 1941 yapımı aynı isimli fantezi - korku - dram filminin yeniden çevrimi. Vizyona giriş tarihi 6 Kasım 2009 olarak belirtilmiş.

-----------------------------------------

2- Låt den rätte komma in (Let The Right One In)
Eski bir film değil, geçen sene gösterime girdi. Ülkemizde film festivallerinde çok dikkat topladı. İsveç yapımı vampir filminin yeniden çevrimini Overture Films bünyesinde Cloverfield'in da yönetmenliğini yapmış Matt Reeves üstlenecekmiş. Filmin adını Let Me In diye çevirmişler. Yasal hakları ellerinde bulundurmak için çekimler Amerika topraklarında, karlı ve karanlık bir film setinde devam ediyormuş. Filmin çıkış tarihi 15 Ocak 2010. Orijinal haberin bir bölümünün çevirisi:
"Reves filmin orijinaliyle olan deneyimini biraz açıkladı. Kendisine yapılan tekliften sonra yeniden çevrim için filme göz attığında duygularını şöyle açıklıyor Reves:
'Tutkunu olmuştum. Hikaye beni başka yerlere götürmüştü ve çok kişisel bir tepki verdim. Bana çocukluğumdan çok şey anımsattı, ergenlik öncesi dönemlerin metaforuyla yaşadığınız zor zamanlar, erken ergenlik dönemleri, acı dolu bu tecrübe dehşet vericiydi.'
Yani en azından orijinalin yönetmeni Tomas Alfredson'un filminin iyi yanlarını anlamış, ama Amerikanlaşmış yeniden çevrimi oluşturmayı başarabilecek mi? Bunun için Alfredson'un filminde yaptıklarını tekrarlamayacaklarını, John Ajvide Lindqvist'in romanına geri dönmek zorunda olduklarını size hatırlatmama izin verin.
Reeves sözlerine şöyle devam etti:
'Kesinlikle filmde çok kişinin gözü vardı, ve insanların filmin orijinalini, birinci filmi sevdiklerini anlayabiliyorum, bu alaycılık söz konusu olacak ve bunun üstesinden gelmek zorundayım, özellikle orijinal filme saygı duymaktan başka yapabileceğim bir şey olmadığı zamanlarda. Bu projeye o kadar düşkünüm ki ve bunlar ticari değil kişisel sebepler, eğer böyle özel hislerim olmasaydı ve ilk filmin aynısını yapacağımı düşünseydim bunu yapıyor olmazdım. Umarım insanlar bize bir şans tanır.'"
-----------------------------------------

3- Blood Simple
İlk duyduğumda çok da eski olmayan (en azından 50'lere uzanmıyor tarihi) bu filmin, Coen'lerin en önemli yapıtlarından birinin yeniden çevrimini yapmaları beni çok kızdırmıştı. Ancak haberi okuyunca anladım ki proje Hollywood'a ait değil. Haberin bir kısmının çevirisi:

"Daha önce haberini yaptığımız, özellikle 2008 Olimpiyat Oyunları'nın açılış seramonisinin hazırlanmasında arka planda yer alarak son zamanlarda adından çokça söz ettiren, ancak bundan öte, Jet Li'nin Hero'su ve House Of Flying Daggers filmleriyle ünlenmiş Çinli film yapımcısı Zhang Yimou, yeni bir filmle karşımıza çıkmaya hazırlanıyor: Amazing Tales - Three Guns. Görüşler filmin gerçekten Coen'lerin 1984 tarihli ilk yapımı olan Blood Simple'ın bir yeniden çevrimi olduğu görüşünde — ve THR'nin yaptığı yeni bir haber doğrultusunda öyle görünüyor ki film gerçekten de Blood Simple'ın yeniden çevrimi. Filmin ismiyse ("San Quiang Pai An Jing Qi" olan orijinal Çince isminden çevrilerek) The Stunning Case of the Three Gun Shots olarak belirtiliyor.
Olay örgüsünün Coenler'in orijinal yapıtından nasıl çevrileceğinden tam olarak emin değiliz. Ancak Blood Simple'ın örgüsü tam Coenler'den beklenecek türden. Zina yapan karısını ve yasak aşkını öldürmesi için özel bir detektif kiralayan Texaslı bir bar sahibinin hikayesini anlatıyor. İki yüzlülük, hile, yalan, ölüm — ve kahkahayla bezenmiş bir film. Zhang'ın versiyonu bu senenin sonlarına doğru gösterime girecek ve bir aydır çekimleri sürüyor. Zhang son günlerde çok güzel bir görsel çalışma içine giren yapımcılardan, Tarsem ve Aronofsky ile beraber. Bu güzelliği Coen'lerin yapıtına nasıl getireceğini merak ediyorum. Ya siz?"
-----------------------------------------

4- Frankenstein
Göze çarpan yeniden çevrim projelerinden bir diğeriyse meşhur canavar filmi Frankenstein'in yeniden çevrilecek olması. Sinema tarihinin çok başlarına ait olan bu film, klasikler arasında önemli bir yere sahip şüphesiz. Ancak yeniden çevrimi de kendisi kadar heyecanlı duruyor - eğer üstesinden gelebilirlerse. İlgili haberin çevirisini:
"Görünen o ki Universal Guillermo del Toro için beklemekten vazgeçti. Universal ve Imagine stüdyoları, The Illusionist'in yönetmeni Neil Burger'le 1935 yapımı canavar filmi Frankenstein'in bir yeniden çevrimini yazması ve yönetmesi için görüşme içerisindeler. Diğer taraftan, Shari Springer Berman ve Robert Pulcini günümüz New York'unda geçen bir hikaye yazmış bulunmaktalar, ölen ve hayata geri dönen bir kadın hakkında. Görünen o ki Burger'in versiyonu açık bir şekilde olarak farklı olacak, ancak hikayeyi modern zaman uyarlayacağı konusunda hala emin değiliz. The Illusionist'in harika bir dönem filmi olmasını göz önüne alarak, o döneme tekrar gideceğini farzedebiliriz.
James Whale'in orijinal filmi Bride of Frankenstein, ilk filmin başrolü Boris Karloff'un gene canavarı ve Elsa Lanchester'in gelini canlandırdığı film, 1931'deki Frankenstein'le başlayan hikayeyi sürdürmüştü. Bir canavar, kızgın bir grup insandan kaçarken birtakım maceralar yaşar ve aynı zamanda Dr. Frankenstein'i kendisine bir eş yapması için ikna eder. Doktor başarılı olur, ancak gelin canavarı filmin sonunda reddeder. Eğer bu yapım için iyi biri olduğunu düşünen birileri varsa (Guillermo del Toro'dan başka), bu kişi Neil Burger'dir, ve bu işi nasıl yapacağını görmeyi merakla bekliyorum. Acaba canavarın rolünü kim üstlenecek?"
-----------------------------------------

5- Oldboy
Bu proje maalesef(?) başlamadan rafa kaldırılan bir proje olmuş. Yayın hakları sebebiyle Kore yapımı meşhur intikam filmi Oldboy'un Amerikan uyarlamasının çekimlerine başlanamamış. Başlanmasın da zaten. Bu film tam anlamıyla bir başyapıt ve her yönüyle kusursuz. Her ne kadar yeniden çevrimin başında Spielberg ve başrolde Will Smith olacak olsa da, Oldboy hafızalarımızda olduğu gibi kalmalı. Umarım sorunlar hiç çözülmez ve açgözlü Amerikanlara kurban gitmez bu film. Hakkındaki haberin çevirisi:
"Akira ve Oldboy filmlerinin ikisinin de beraber yeniden çevrimlerinin durdurulması sadece rastlantı mı? Daha geçtiğimiz yılın sonunda DreamWorks Park Chaan-wook'un Oldboy'unu Steven Spielberg ve Will Smith'le yeniden çekeceklerini duyurmuştu. Hayranlar çok üzgün ve sinirli, özellikle filmin tam olarak bir yeniden çevrim değil çizgi romana yeni bir uyarlama olacağını öğrendikten sonra. Bununla birlikte, Anime News Network'e göre bu hiç gerçekleşmeyedebilir. Futabasha, orijinal Oldboy mangasının yayımcısı, filmin yeniden çevrim haklarıyla alakalı Koreli film yapımcısı firma Show East'e dava açtı.
Futabasha iki firma arasında ciltcilik kontratı olmadığı gerekçesiyle davacı oldu, yasanın çiğnendiği gerekçesiyle. Futabasha Show East'in Futabasha'yla olan temel anlaşmayı Show East'in Amerika'dan Universal Pictures'la beraber yeniden çevriminin reklamını yaparak bozduğunu iddia ediyor, bu sebeple anlaşmanın geçersiz olduğunu söylüyor. Show East Futubasha'yla film hakları üzerine 2002 Eylül'de bir anlaşma imzalamıştı, daha sonra Aralık 2003'te bu anlaşmayı genişleterek diğer materyallerin koruma haklarını ekledi.

Sonuçta, yasal ayrıntılara girmeden değinecek olursak, bir Watchmen olayının daha baştan yaşanması gibi geliyor kulağa. Bir firma eseri Hollywood'a satmak için geçerli haklara sahip olduğubu düşünüyor, sonra diğeri bu firmanın bu haklara sahip olmadığını iddia ediyor. (Ve görünen o ki bu konuda haklı çıkıyor.) Ama bu çok da farketmez, öyle değil mi? Çünkü çoğu insan için, bu daha sebebiyle projenin askıya alınması, hatta iptal edilmesi çok güzel bir haber. Buna rağmen bir kaç ay içinde bu sorunun çözülmesi ya da anlaşmanın gözden geçirilmesi ihtimali söz konusu. Ne olacağını önceden kestirmek zor. Ama biz sizi haberdar edeceğiz!"

Johnny Depp'in Geleceğinde Karanlık Gölgeler Olabilir

Evet, Alice In Wonderland henüz vizyona girmedi (maalesef, daha çekimleri bile bitmedi), ama Johnny Depp için sırada ne var? Collider'la yeni yaptığı bir söyleşide, ünlü aktör sıradaki projesinin muhtemelen gotik opera yapıtı Dark Shadows'un bir uyarlaması olacağını söyledi. İşte Depp'in kendi ağzından haberler:

"Dark Shadows şu anda yapılıyor. Tim (Burton), Alice in Wonderland üzerinde çalışıyor, o film için gerçekten yapılacak çok fazla iş var. Yani Tim Alice'le olan işini halledince ve senaryo elimizde olunca ki bu çok, çok yakında olacak, muhtemelen önümüzdeki sene başlayacağız. Bu heyecan verici, çok heyecan verici. Benim için sanki hayatım boyunca kurduğum bir düş gibi."

Herkesin bildiği gibi Depp'in, kendi ağzıyla söylediği 'hayat boyunca kurduğu düş'ü, Dark Shadows'taki Barnabas Collins'i canlandırmak.
"Çocukken bu diziyi çok severdim. Barnabas Collins'e deli oluyordum. 5 6 yaşlarımda Barnabas Collins posterlerini tutarken çekilmiş fotoğraflarım var. Bu iş beni çok heyecanlandırıyor."
Dark Shadows ABC kanalında 1966-1971 yılları arasında gösterilmiş, 1200 bölümden oluşan ve hayaletlerle, hortlaklarla, zombilerle, kurtadamlarla, paralel evrenler ve zaman paradokslarıyla dolu bir diziydi. Yani bir bakıma The Hills'e benziyordu, ama daha inandırıcıydı. Dizide görev alan küçük bir aktör kümesi birden fazla rolde oynuyor, özel efektler kurtadamları sıradışı gösteriyor ve performanslar Megan Fox'un Merly Streep gibi gözükmesini sağlıyordu.

Temel olarak, ölüp dünyaya geri gelmek mükemmel bir özelliktir. Ve bu Tim Burton, filmi yöneten kişi, John August, senaryoyu yazan kişi ve Johnny Depp için iki katı mükemmel. Ama şu baş belası Twilight zımbırtısı vampir çılgınlığını tüm heyecanı yeyip bitirmeden önce harekete geçseler iyi olur. (Çevirmenin notu: Son cümleye sonuna kadar katılıyorum!!!) Elbette, Burton ya da Depp için bu pek de gerçek bi gerginlik olmayabilir -modern izleyiciler tarafından çevrelenmiş bir gotik kamp klasiği- ama, dürüst olmak gerekirse, ben bunu fazla gözardı etmezdim. Bu tam olarak benim o ikisinde görmeye bayıldığım şey. İkisinden de daha fazla şu karanlık, ürpertici, gotik güzelliklerden görmek beni heyecanlandıracaktır. Oralarda bir yerde daha fazla Dark Shadow-cular var, olmalı. Kimse yok mu?

Not: Bu haber, bir tercümedir. Haberin kaynağı için tıklayınız.

Way To Go Matt

Özellikle aksiyon filmleriyle yükselişe geçen kariyerinde emin adımlarla ilerleyen Matt Damon, yeni filmiyle yakında tekrar karşımıza çıkacak: The Informant. Filmde hükümet tarafından görevlendirilen bir casusu canlandırıyor Matt Damon. Film gerçek bir hikayeden beyazperdeye uyarlanmış.
Benim asıl üzerinde durmak istediğim konu, Damon'un kariyerinde attığı bu adım. Bourne serisi haricinde genel itibariyle ön planda olabileceği filmlerde rol almadı Matt(1). Ocean's filmleri, The Good Shepherd, The Departed, The Brothers Grimm, Saving Private Ryan... gibi önemli filmlerde yer bulduysa da, bu filmlerde genelde ona başka büyük aktörler eşlik ettiğinden hep gölgede kaldı. The Informant, orta yaşlarında bir aktörün seçmesi gereken türden bir film. Hem film canlandırdığı karakter üzerinde dönecek, hem de rolüne kendini fazlasıyla vererek yeteneğini gözler önüne sermesini sağlayacak. Aksiyon filmlerinde 30 yaşlarında aktörlerin birinci tercih olduklarını göz önüne alırsak, 39'una gelmiş Matt Damon için artık bu türden filmlere daha çok vakit vermesinin zamanı gelmiş demektir bana göre.

(1) : 1997 yılında kendisine en iyi erkek oyuncu oscarını getiren Good Will Hunting'den film çekildiğinde Damon kariyerinin henüz başlarında sayıldığı için bahsetmedim.


The Informant Fragmanı:

Inglorious Basterds Fransa Fragmanı

Normal fragmanda görmediğimiz bir çok sahneyi içinde barındırıyor. İzlemelisiniz...