Eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ekim 16

Kritik: Un Prophéte (Fransa'yı Karıştıran Film #2)

Daha önce bahsetmiştik Un Prophéte'den. Fransız filmi, ülkesinde çok ses getirmişti. Ben de ilgimi çeken bu filmi ingilizce alt yazıyla da olsa izleyebildim.

Film, Fransa'daki azınlıkların birbiri arasındaki diyalogu ve Fransa'daki hapishane hayatı üzerine. Cannes'ta jüri özel ödülüne layık görülmüş. İşlediği suç sonucu hapise giren César'ın hapisteki yeni hayatını konu alıyor.

César, 20'li yaşlarında, Arap asıllı genç bir Fransız'dır. İşlediği suç sonunda bir kaç yıllığına da olsa Fransa'nın en pis hapishanelerinden birine gönderilir. Burası, daha çok Fransa'daki azınlıkların yer aldığı bir hapishanedir.

Hapishane hayatı doğal olarak César'a kendi halinde yaşama fırsatı vermez. Hapishane'nin kontrolünü elinde tutan bir çete grubu César'ı yapmak istemeyeceği şeyleri yapmaya zorlar ve piyon olarak kullanırlar. César'ın bu çeteye katılmaktan başka şansı yoktur.

Ancak César, kurnazlığı ve şansının yardımıyla hem çete içindeki, hem hapishanedeki konumunu yükseltmeyi bilir. Film, César'ın bu yükselişini dram ve şiddet dolu bir biçimde bizlere sunar.

Karanlık suç filmleri sınıfına koyabileceğimiz Un Prophéte'nin sinemasal yönden en zayıf noktası filme hemen hemen hiç bir şey katmayan müzikleri. Film çoğu zaman bunaltıcı ve sıkıcı bir sessizlik içerisinde ilerliyor. 2,5 saat gibi uzun bir süre, filmde hemen hemen hiç müzik olmayınca da pek geçmek bilmiyor.

Buna rağmen César'ın yaşadığı dram ve hayatını değiştiren bu hapishane dönemi güzel bir biçimde yansıtılıyor. Bizi etkileyecek hikayesiyle César'ın dramına ortak oluyoruz. Kişisel çıkarlar, intikamlar, planlar ve suçlar dünyasından izlenmeye değer bir film.

Filmin Fragmanı:

Pazar, Ağustos 23

Haftasonu Tavsiyesi #10: American Beauty


Amerika'da son dönemlerin en popüler filmlerinin arasında toplumsal özeleştirilerin de yer aldığı su götürmez bir gerçek. Amerikan toplumunun içine düştüğü toplumsal bunalım, monotonlaşan ve amaçsız hale gelen hayatlarının üzerilerinde oluşturduğu depresif hava her fırsatta sinema yapımlarına da yansıyor muhakkak. Belki de bu özeleştirinin sinemaya yansıdığı filmlerin atalarından birini seçtim bu haftasonu tavsiyesi için: American Beauty


Lester Burnham(Kevin Spacey), anlamsız hayatını amaçsızca yaşayan bir aile babasıdır. Karısı ve ergen kızıyla olan ilişkileri eskisi gibi değildir ve daha kötüye gitmektedir. Mutluluğa uzun bir süredir uzak kalan bu adam, bir gün kızının arkadaşı Angela'yı(Mena Suvari) görür ve O'na takıntılı hale gelir. Artık tek amacı, öz kızı yaşındaki Angela'nın ilgisini çekebilmektir.


Temelde Lester'in öyküsü etrafında ilerleyen film, diğer aile bireylerinin de öykülerini anlatarak bu ailenin hayatındaki trajedi ve dramı yerine göre farklı biçimlerde işler.

1999 Yılı Akademi Ödülleri'nde En İyi Film ve En İyi Erkek Oyuncu dahil tam 5 Oscar alan bu aile dramı, Hollywood'un unutulmaz filmleri arasında baş köşelerden birinde yerini almıştır.

İlginç Anektod: Filmin afişinde üstünde gül yer alan bayan göbeği için binlerce kız arasından eleme yapılmış ve filmin başka hiç bir yerinde üzerine rol düşmeyen Chloe Hunter'ın göbeği seçilmiştir.

Film Müziklerinden Seçmeler: Free - All Right Now ve The Who -The Seeker filmin müziklerinden dinlenilesi parçalar.

Filmin Fragmanı:



Cuma, Temmuz 3

Transformers 2 - Filmden Notlar

Dün akşam gitmek nasip oldu filme. Normalde dublaj izlememeye özen gösteririm, hatta bu konuda takıntılıyım da diyebilirim ancak başka seçeneğim olmadığından dublaj izlemek zorunda kaldım.
Filmden kısa kısa notlar:

  • Senaryo olarak 1. filmin tam anlamıyla devamı durumunda. Ana karakterler aynı kalmakla beraber, bir kaç dost-düşman daha ekleniyor elbette.
  • Görünen Michael Bay'in ekibi robot sahnelerinde epeyce ustalaşmış. 1. filmden çok daha fazla robotlu dövüş sahnesi/dönüşüm(transform) sahnesi vardı ve çoğu dövüş dış mekanlara sıçradığından mekan efektleri de fazlaydı. Didik didik edilmedikçe görsel bir hataya rastlamak mümkün değil.
  • Filmin süresi 1. film gibi gene uzun. 2,5 saat civarında.
  • Bazı robot sahnelerinde ve aksiyon sahnelerinde filmin seyri çok hızlanıyor ve takibi güçleşiyor. Bazen sadece patlamalar ve çarpışmalar görüyorsunuz, kim kime ne yapıyor, kimin eli kimin cebinde belli olmuyor. Takibi güç olduğundan aksiyon sahnelerini uzatmayı denemişler, bu bazen fazlaya kaçabiliyor.
  • Senaryo olarak zayıf bir film. Olay örgüsü çok basit ve tahmin edilebilir bir şekilde ilerliyor. Diyaloglar yeterli ancak kurgusu biraz sıradan olmuş.
  • Üçüncü film için temel atmayı unutmamışlar. Transformers 3 kesin gibi.
  • Bir sözüm de dublaj hakkında, ilk filmi de Türkçe dublajlı izlemek zorunda kalmıştım sinemada, o da kaliteliydi, bu filmin dublajı da kaliteli. Gerçekten çok iyi bir iş çıkarmışlar, hatta belki dublajlı versiyonundan daha keyif alırsınız, hem aksiyon sahnelerinde olası altyazıları kaçırma ihtimali olmaz, hem de bazı espriler ve şakalar Türkçe'ye uyarlanmış, Buz Devri filmlerinde olduğu gibi.
  • Filmin bazı yerleri Terminator tadı vermiyor değil. İnsanlığın ihtiyacı olan bir çocuk, onun üzerine gönderilen robotlar falan.
  • Yani son tahlilde film efektleri ve aksiyon sahneleriyle çok kaliteli bir seyir keyfi sunuyor, ancak sinefil kimliğinin güçlü olması için daha komplike bir kurgu hazırlayabilirlerdi. Gene de izlerseniz pişman olacağınızı sanmıyorum.

Cuma, Haziran 19

Haftasonu Tavsiyesi: Charade

Blogu tekrar açmamın şerefine yeni yeni adetler edineceğim artık. Bunlardan ilkini sizinle tanıştırmış bulunuyorum: Haftasonu Tavsiyesi. Evet, artık bir terslik olmazsa her haftasonu için bir film tavsiyesinde bulunacağım.
İlk haftasonu tavsiyem olacak film 1963 yapımı. Biraz eski, ama bulup izleyebilirseniz çok keyif alacağınızı düşünüyorum: Charade.

Charade, benim öncelikli olarak daha önce performansını izleme fırsatı bulamadığım meşhur Hollywood yıldızlarından Audrey Hepburn'ün performansını görme ümidiyle izlemeye niyetlendiğim bir filmdi. Ancak diğer yandan tereddüt de ediyordum izlemekte, zira eski yapımlara her daim mesafeli durmaya çalışmışımdır. Eski yapımlar, yapıldıkları döneme her ne kadar damga vurduysalar da, günümüzde onlardan beslenen çoğu film bize eski yapımlarda sıradışı bulgulara rastlama şansı sunmaz pek. Öyle ya, 1960 yılında dönemin insanlarını çılgına çeviren yeni teknikler, ya da sinemografik açıdan alışılmışın dışında sunulan şeyler, günümüze dair birer 'klişe' konumunda olabiliyor bazen maalesef.Bu karmaşık duygular içerisinde, çekingen bir şekilde açtım filmi, en başta "başına bir göz atarım, hoşuma giderse sonra devam ederim" gibi pervasız bir düşünce vardı kafamda dürüst olmak gerekirse. Ancak film, daha giriş bölümünden itibaren etkisi altına aldı beni, ilerledikçe de şaşırtmayı başardı.
Yazının sonunda izleyebileceğiniz fragmanda da gösterildiği gibi, Charade, gizem, komedi ve romantizmi harmanlayarak seyirciye sunan bir film. Bu yaptığı işin hakkını verdiğini de söyleyebilirim gönül rahatlığıyla. Evliliğinden memnun olmayıp en kısa zamanda boşanmayı planlayan bir kadının, Regina Lampert'in (Audrey Hepburn), eşinden yeni boşanmış bir adamla, Peter Joshua'yla (Cary Grant) tanışmasıyla başlar film. Daha sonra tatilden dönen Bayan Regina'yı evinde bir takım sürprizler beklemekte, gizem dolu olaylar gerçekleşmeye başlamaktadır. Tüm bu gizemin içinde de hayatına Bay Peter dahil olur Bayan Regina'nın. Filmse bundan sonrasında birbiri ardına gerçekleşen şüphe dolu olayları komik ve romantik bir havada servis ederek ilerlemeye devam eder.
Atmosferinde geçireceğiniz 2 saat boyunca film sizi zaman zaman güldürür, zaman zaman meraklandırır, bazense romantizm havası yaşatır size. Sonralarıysa her hatırladığınızda yüzünüze ufak da olsa bir gülümseme getirecek olan bu film, modern tabirle "Romantik Komedi" türünün atalarından biri kabul edilebilir.

Pazar, Nisan 12

Appaloosa | Kanun Benim

Esasında haftalar önce verilmiş bir sözdü bu eleştiri. Ama yazmak anca bugüne kısmet oldu. Ülkemizde de geçtiğimiz Cuma vizyona girdiğini göz önünde bulundurursak, isabet oldu bir bakıma.
Günümüzde Western filmi çekmek, bir hayli cesaret isteyen bir iş. Yönetmen ya da senarist ne kadar usta, ne kadar iddialı olursa olsun; Hollywood'un Western köşesine uzun süredir kurulu olan başyapıtların sayısı epey fazla. Bu durumda, ortaya konulan yapıtın, öncekilerden farklı olmayı, seyirciye farklı bir havayı yaşatabilmeyi becerebilmesi gerekiyor. Konuyu dağıtmadan araya ekleyelim, ne gibi derseniz, 3:10 to Yuma derim. Ona ayrı bir post, ayrı paragraflar gerekir elbet ancak, son yıllarda yapılan en iyi Western filmi olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. 3:10 to Yuma'dan başka göze çarpan bir yapım da olmamıştı sinema sektöründe son yıllarda.
Appaloosa, eleştirisini yazmakta gecikmekte iyi ettiğim bir film. Yoksa daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, filmi izledikten hemen sonraki hayal kırıklığıyla yazacağım cümleler, gerçekten çok sert ve acımasız olurdu. Yani sözün özü, Appaloosa beni büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. Ancak konuyu böyle kestirip atacak değilim elbet, filmden de az çok yazmak için oturdum zira ekranın başına.Appaloosa'nın başrollerinde, aynı zamanda filmin yönetmenliğini yapan, senaryosunda da emeği bulunan Ed Harris, Viggo Mortensen (Nam-ı diğer Aragon) ve Renée Zellweger'i görüyoruz. Hatta Renée Zellweger'i bu kadar yaşlı görmek üzüyor da bizi. Yıllar eskitiyor tabi herkesi. Zengin bir oyuncu kadrosuna ihtiyacı olmayan senaryoyu, fazlasıyla besleyebilecek isimler bunlar.
Film, bilmemkaçlı yıllarda, bir haydut çetesinin elinden bir türlü kurtulamayan bir kasabanın (Appaloosa) iki ünlü kovboyu, ki bunlar başrollerimiz Ed Harris ve Viggo Mortensen olurlar, şerif olarak kiralamasıyla başlıyor. Film de tahmin edeceğiniz gibi, kasaba şerifi ve yardımcısıyla, bu haydut çetesi arasında olan mücadeleyi anlatıyor.Her filmin senaryosunun yapısını kabaca bir iskelet üzerine oturtabilirsiniz. Falan olur, filan olur sonra şunlar bunlar olur gibisinden. (Bugün biraz manyak yazıyorum galiba). Appaloosa'nın senaryosu da kabaca az önceki paragraftakilerden müteşekkil. Ancak "iyi" sayılabilecek filmlerin aksine, Appaloosa, bu iskeleti yeterli dram, aksiyon ya da trajediyle donatamıyor. Sorun da burada başlıyor. Filmde bir sonraki sahnede ne olacağını az çok kestirmeye başladığınız zaman, filmin klişeleşmeye adım adım gittiğini sezmeye başlıyor ve hızla soğuyorsunuz filmden. Film sizi şaşırak etkileyemiyorsa, dramı yaşatarak etkileyebilmeli, bunu da yapamıyorsa, başka bir şekilde, bir yolunu bulup etkilemeli sizi. Ama bir film sizi bir türlü etkileyemiyorsa, sizin için zaman kaybından öteye gidemiyor doğal olarak.
Film hakkında bu kadar sert eleştirilerde bulunmam, filmin tamamına yayılmış bir hayal kırıklığından kaynaklanmıyor aslında. Her Western'de olması gereken ve klişe değil klasik statüsüne giren sahneler de var filmde. Buralarda belki biraz tatmin olabiliyorsunuz. Ancak filmin geri kalanında, özellikle finale yaklaştıkça, maalesef pek de olumlu düşünceler belirmiyor kafanızda.Sonuca bağlayalım, Appaloosa, "farklı" bir yaklaşım getirmiyor Western stiline. Hatta sadece Western olarak değil, bir film olarak da farklı kategorilerden klişeler barındırıyor içinde. Şu ana kadar eleştirisini yazdığım filmler içerisinde, maalesef en kötüsü.
Not: Yazıyı bitirip afişi eklerken afişteki cümle gözüme çarptı: "Nefes kesen bir aksiyon ve etkileyici bir gerilim."(Peter Travers - Rolling Stone)
Aynı filmi mi izledik hemşerim??
Not(2): Bizimkiler de bulunabilecek en saçma ismi bulmuş: "Kanun Benim!" Ben olsam "Bil Bakalım Kim?" koyardım bunun ismini.

Cumartesi, Mart 7

Eleştiri 3.2: The Wrestler

"Darren Aronofsky'nin derinden etkileyici filminde Mickey Rourke'nin yeniden doğuşuna şahit olun." yazıyor The Wrestler'in afişinin sağ üst köşesinde.
İster inanın ister inanmayın ama Mickey Rourke ismini bu filmle duydum ben. Yaşı 56 olduğu halde. Sonradan keşfettim ki Mickey Rourke epeydir ortalarda görünmeyen ancak meşhur bir aktörmüş. Onun ilk performansını da bu filmle izlediğim için kendimi çok şanslı görüyorum açıkçası.The Wrestler, yönetmen Darren Aronofsky'nin son filmi. Başrolünde Mickey Rourke oynuyor. Film hakkında çoğu şeyi izledikten sonra keşfetmeme karşın, film izlerken beni o kadar etkilemişti ki, keşiflerimin çoğu şaşırtmadı bile beni. Bu keşiflerden birisi -ki çoğu şeyi daha anlamlı kıldı- yönetmen Darren Aronofsky hakkında olanı. Filmografisine göz attığımda bir başka filmin daha yönetmenliğini yapmış olduğunu gördüm Aronofsky'nin: Requiem For A Dream. Adını duymak bile içinizi sızlattı değil mi? Çoğu sinema takipçisi tarafından gelmiş geçmiş en iyi dram olarak görülür zira Requiem For A Dream. Bunu gördükten sonra The Wrestler'da hissettiklerim fazlasıyla anlam kazanmış oldu.Söylediklerimden de anlayacağınız gibi, The Wrestler, bir dram filmi. Hem de oldukça ağır bir dram filmi. Filmde hayatı konu alınan karakter, (Amerikan) güreşçisi Randy "Koç" Robinson.
Kariyerinin sonlarına yaklaşan Robinson, aslında zamanında alanının en güçlü güreşçilerinden birisiymiştir. Ancak filmde bize gösterilen Robinson, kariyerinin son demlerini yaşayan bir Robinson'dur. Filmde bu dramın arkasına sığınır zaten. Filmde bize bir efsanenin yükselişi ve düşüşü anlatılmaz (bkz: Million Dollar Baby); efsanenin direk düşmüş halinin yaşadığı dram göz önüne serilir. 1 saat 50 dakikaya bu kadar çok duygu yükleyebilmenin sırrı da bu noktadan geçer zaten. Zikrettiğimiz gibi kariyerinin son demlerini yaşayan "Koç" Robinson, bir taraftan güreşlere devam ederken, diğer taraftan ek iş olarak süpermarketlerde çeşitli işlerde görev alır. Aslında zamanının en ünlü güreşçilerinden biridir. Gündüzleri çalışan Robinson, geceleri de yalnızlığına çareyi bir Striptiz klübünde bulur, daha doğrusu oradaki bir kadında: Cassidy'de.Cassidy mesafeyi korumak ister doğal olarak, zira müşterileriyle bir bağ kurması yasaktır. Ancak Robinson'un yanlızlığını onu Cassidy'ye daha da çok yönlendirir.
Robinson hayatını bu sıradanlık içerisinde sürdürürken, kariyeri için önemli olabilecek bir teklifle karşılaşır, Cassidy ile yakınlaşır ve gene Cassidy sayesinde uzun süredir görmediği ve kendisinden nefret eden kızıyla görüşmeyi başarır ve onunla da işleri hafiften yoluna koyar. Ancak film tam işlerin düzeleceğine dair ümitlerimiz artarken bize en büyük dramı o ümitleri bir bir yok etmekle yaşatır. Ancak burda bir kaç paragrafta yazdığımız bunca şeyi o kadar çok ustaca ayrıntıyla donatır ki, bu dramın en büyük ortağı siz oluverirsiniz birden. Mesela bir zamanların meşhur Randy "Koç" Robinson'u atari oyunu bile olmuştur, canı sıkıldıkça yanına mahallenin çocuklarından birini alır ve kendi oyununu oynar Robinson. Ancak çocuk ona yeni çıkmış Call Of Duty IV'ten bahseder ve bir el oynadıktan sonra "satışı koyar" tabiri caizse. Hayatının tamamında yalnızdır Robinson, ve bunu değiştirme çabası her şeyi daha dramatik bir hale getirir. İnişli çıkışlı bir periyodun sonunda film başladığı gibi ring üzerinde son bulur.
Filme dair atlayamayacağım bir ayrıntı, "The Ayetullah" takma adlı güreşçi. "Ayetullah", Randy ile Randy'nin en meşhur zamanında güreşmiş, ülkesinin bayrağının rengi kırmızı, beyaz ve yeşil olan bir güreşçidir. İran? Filistin? Ya da bir başkası. Bu güreşçiyle tekrar güreşen Randy, taşıdığı bayrağı alır, sapını kırar ve bir kenara atar. Belki de bu yüzden Akademi cesaret
edememiştir Mickey Rourke'a Oscar vermeye. "Beşir'le Vals"a veremedikleri gibi.
Netice itibariyle The Wrestler, son zamanlarda izlediğim en dramatik film olmayı başardı. Mickey Rourke'un ise bu filmden sonra 2010'a kadar tam 8 projede adı geçiyor. Bu filmle amaçlanan Mickey Rourke'u geri getirmektiyse, bu konuda başarılı olduklarını söylemek yerinde olur.

Eleştiri 3.1: Seven Pounds

Şu adamın yüzünü görüp de sempati duymamak gerçekten çok zor. Will Smith, Hollywood'un en sempatik isimlerinin başında geliyor belki de... Böyle olmasında hem oynadığı rollerin, hem yaşantısının, hem de başarıyla yaptığı farklı farklı işlerin rolü büyük elbet. Bad Boys ile çarptı ilk gözümüze, daha sonra Men In Black ile popülerliğini arttırdı. Ali filmiyle gitgide artan ünü, Ben Robot(I, Robot), Aşk doktoru(Hitch), Umudunu Kaybetme(The Pursuit Of Happiness) derken I Am Legend filmiyle tavana vurdu. Arkasından Hancock geldi, ve Seven Pounds.1990 yılında "ABC Afterschool Specials" dizisinde aldığı rolü kariyerinin başlangıcı kabul edersek, 19 yıllık kariyerinde her seneye bir film zar zor düşüyor denilebilir. Buna rağmen kendini asla unutturmayan, çoğu kişi tarafından tanınan ve sevilen bir aktör olmayı başarmış. 2 Oscar adaylığı da şüphesiz bunun bir göstergesi. Bütün bunları göz önüne alarak, başrolünü Will Smith'in üstlendiği bir filme dair umutlarımız en başından yeşeriyor zaten.Seven Pounds, belki de başrolünün Will Smith olmasının arkasına sığınabildiği bazı noktaların katkısıyla izlemeye değer bir film olmayı başarıyor. Böyle söylüyorum zira sıkılıp filmi tamamlayamayan kişilere rastladım maalesef. Bazı filmlerin düşük temposu ister istemez soğutabiliyor filmden. Ancak ben bu filmden sıkılan birisinin tempodan değil filmin başlarındaki karmaşadan etkilendiğini düşünürüm. Zira filmi 15-20 dakika izledikten sonra farkediyorsunuz ki, hala bir şey anlamamışsınız. Ancak bu kötü niyetle değil, bilakis iyi bir niyetle, izleyici için yapılmış bir iyilik. Parçalar yerine oturdukça anlıyorsunuz ki bu senaryo standart bir biçimde ilerlese film etkileyici olmaktan çıkıp klişelerden müteşekkil bir zaman kaybı haline gelebilir.Bu sözlerimi bir garanti belgesi olarak nitelendirebilirsiniz. Yani filmi sonuna kadar izledikten sonra kimsenin bu filmi bir zaman kaybı olarak nitelendirebileceğini düşünmüyorum. Temposu ise sadece ilk 40-45 dakikada düşük gelebilir, film anlam kazandıkça tempo da artıyor zaten.
Bu filmde Will Smith'in üstlendiği karakter günlük hayatımızda rastlayamayacağımız kadar "iyi" birisi. Sebep olduğunu düşündüğü bir olayı telafi etmek için kısasa kısas uygulamaya karar verip hayatının -geri kalanını- buna adıyor. "Kendime uzun süredir iyi davranmamıştım" derken özetliyor bu amaç doğrultusunda hayatını ne hale getirdiğini.Will Smith'e bu filmde Rosario Dawson eşlik ediyor. Onun da oyunculuğu Will Smith kadar etkileyici. Kendisini tanıyanlar için film daha çekici hale geliyor doğal olarak.
Filmde işlenen dram kendini en çok son yarım saatte hissettiriyor. Olay tamamen çözümlendikten sonra, oluşan üzüntü ve endişe kanınıza iyiden karışıyor ve son dakikalar seyre doyulmaz bir hale geliyor bu duyguların etkisiyle. Bu yüzden bölük pörçük değil, bir bütün halinde izlenmesi gereken bir film Seven Pounds.Gariptir ki elleriniz klavyeye vardığında uzun uzadıya bahsedilecek pek bir şey bulamasanız da filmi hatırladığınızda size o duygu yüklü dakikaları hatırlatıp etkisini her an hissettirebiliyor. İnşa ettiği değerler üzerine çelişki içermeyen karakterleri ekleyerek oluşturduğu bütünlük hafızanızda derin yer ediyor. Hep gülümserken görmeye alıştığımız Will Smith profili bu filmde Kemal Sunal'ın "Gülen Adam" filminin sonundaki o dramın bir benzerini film boyunca yaşatıyor aslında bize.Seven Pounds, -en azından- izlemeye değer bir film. Ancak bana göre bundan daha fazlası. Başyapıt denemeyebilir ama kaliteli bir dram. Hakkında yazabileceğim şeyler bu yüzden kısıtlı. Her kaliteli dram gibi kelimeler hissettirdiklerinin yanında çok zayıf kalıyor.

Çarşamba, Ocak 7

Coenler'den 2008 çerezi: Burn After Reading

Fargo(1996), The Big Lebowski(Büyük Lebowski)(1998), O Brother, Where Art Thou?(Nerdesin Be Birader)(2000), No Country For Old Men(İhtiyarlara Yer Yok)(2007)...
Coenler, Hollywood'un altın yumurtlayan tavukları tabiri caizse. 4 Oscarları, 3 Adaylıkları var, sondan bir önceki filmleri No country For Old Men Akademi'den 4 Oscarla taçlandırıldı, Arada çerez niyetine verilen Altın küre, Bafta, Eddie... ödüllerini saymıyorum bile.
Abi kardeş yazıyor yönetiyorlar, bağımsız ve özgün bir stilleri var. Politik, siyasi ya da sosyal bir mesaj peşinde değiller, sanatı sanat için yapıyorlar.(Ben de kullandım sonunda bu tabiri)
Absürd komediyse en kralı, gerilimse en babası onlarda. Klişeleri aşarak farklı yapıtlar ortaya koymanın klişeleşmeye doğru ilerlediği bu dönemde, herhalde klişeleri aşıp da bu akıntıya kapılmadan tam anlamıyla özgün yapıtlar ortaya koyabilen yegane yönetmenlerden Coenler.
Kendileriyle The Big Lebowski aracılığıyla tanıştım, Fargo'da muhabbetimiz ilerleri; The Man Who Wasn't There'de daha iyi anladım, No Country For Old Men'de deyim yerindeyse -ki yerinde- Coenci oldum tam anlamıyla.
No Country For Old Men üzerine çok konuşuldu, bizim ülkemizde bile. Bile diyorum çünkü bu işin fabrikası Amerika'da, ve bizim endüstrimizden ortaya çıkan yapıtları görünce arada okyanuslar denizler değil gezegenler varmış gibi hissediyor insan ister istemez.
Her şeyden anlayan ancak şahsıma özünde hiç birşeyden anlamadığı izlenimini veren Hıncal Uluç'un eleştirisi çok yankı yapmıştı film 4 Oscar'ı götürdükten sonra.
Yahu "Hıncal Abi", Kendi akademin 7 kıtaya nam saldı da el alemin akademisine mi sövüyorsun sana saçma gelen bir filme 4 oscar verdiler diye? Yollayalım Recep Abi'yi de en iyi yabancı film Oscar'ını kapsın getirsin. Ne de olsa bu ülkenin gişe hasılatını elinde tutuyor.
No Country For Old Men'i tekrar izleme fırsatı bulursam eleştirisini yazmak da isterim, eminim izleyenlerin çoğu beğenmedi filmi; belki onların gözünden kaçanlar çarpmıştır bizim gözümüze.
Coen'ler aldıkları 4 Oscar'ın kırkı çıkmadan karşımıza yeni bir "absürd komedi"yle geldiler 2008'de. Tarihe bakıp 1 yıl geçmiş demeyin, o kadar da çok geçmedi filmin üzerinden. Nedendir bilmem, bana çok az geldi iki filmlerinin arasındaki süre. Ama sanırsam bu Oscar töreninin 2008'in baharına denk gelmesinden kaynaklanıyor.
Burn After Reading, sapına kadar Coen tarzı bir film. Film aparat niyetine yapılmış izlenimi verdi bana, belki de "No Country For Old Men" gibi ciddi bir filmden sonra biraz neşelenelim dediler, bilemem.
Filmde, belli bir zaman aralığında hayatları birbiriyle kesişen bir kaç karakter izliyoruz. Filmin tam anlamıyla bir başrolü yok; zira o kadar güçlü bir kadrosu var ki; bu filme başrol olmak isteyen diğerinin performansı altında ezilme tehlikesiyle bile karşı karşıya kalabilirdi bana göre.
Filmin hikayesi hakkında fazla bir şey söylemeyeceğim; zira bu konularda pek iyi sayılmam, ağzımdan bir iki kelime kaçırmak istemem, bir paragrafla ilk 15 dakikanın hikayesinin anlatılması fikrine de karşıyımdır, hiç bir zaman bir filmi izlemeden evvel okumam.
Tavsiye istiyorsanız, izleyin, en azından izlediğinize değeceğine inanıyorum, tavsiye namına söyleyeceklerim bu kadar.
Asıl amacım kritik yapmaktan geçiyor zaten.
Efendim, Coenler deyince benim aklıma önce senaryo gelir. Coenlerin senaryosundaki vazgeçilmez unsur, kesişen hayatlardır. Bir karakter peşinde gitmekten çok, karakterleri bir olay peşinde koşturmayı severler. Bir hikaye izlemezsiniz filmde; film hikayelerden oluşmuş geniş bir hikaye bütünüdür, bu onların tarzının bir parçasıdır.
Görüntü yönetmenliğinde de hatrı sayılır bir farkı vardır Coenlerin diğer çoğu yönetmenden. Onların kameraları farklı açılardan bakar olaya, kameralarına o kadar hakimlerdir ki ufak detay sayılabilecek şeyleri önemli birer araç haline dönüştürüp kendi amaçları doğrultusunda rahatlıkla kullanabilirler.
Bir diğer becerileri, ortamın havasını istedikleri doğrultuda şekillendirmekten geçer. Eğer izleyicinin gerilim yaşamasını istiyorlarsa, bunu çok rahat bir şekilde ve çok da profesyonelce yaparlar, sizi neye güldürüp neye şaşırtmak istiyorlarsa, istediklerine her daim sahip olmuşlardır. Bir kukla kadar kısıtlı değildir belki filmi izlerken yaşayacağınız duygular, ama onların size vermek istediğinden çok da farklı bir şey yaşamazsınız. Bu sizin gördüğünüzden çok, onların gösterdiğidir çünkü.
Mizah konusunda ince bir anlayışa sahiplerdir, orijinal espriler ve ince göndermeler vardır filmlerinde. Özellikle kara mizahta çok kabiliyetlidirler, en karanlık konulardan bile kaliteli espriler çıkartabilirler.
Filmlerinden bahsetmek istersiniz, kendinizi Coenlerden bahsederken bulursunuz birden. Konu bütünlüğü falan yalan olur gider yani.
Gerçekten ikinci kez kendimi filmden bahsedeyim derken kişilerden bahsederken buldum, bunu daha çok kişiler hakkında söyleyecek çok şeyim olmasına bağlıyorum.
Coenler hakkında daha fazla övgüm yok, olsa dahi şu anda zihnimde değil, film içinse "iyidir abi izleyin yani" deyip yazıma son vermek isterdim, ama gene de bir kaç şey daha yazmanın faydası olacaktır zannımca.
Film komedi filmi havasında süren bir film, ama her daim etrafımızı saran bir ciddiyet var filmin içinde, belki de karakterlerin içinde bulundukları dünya bize böyle hissettiren.
Performanslara söylenecek laf yok, Michael Clayton'da beraber rol alan George Clooney ve Tilda Swinton, Coenlerin favori oyuncularından Frances McDormand, her rolün hakkını layığıyla veren Brad Pitt ve her yönetmene lazım bir Joker eleman: John Malkovich.
Coenlerin kendilerinden ne istediğini tam anlamıyla kavramış ve rollerini kusursuz yerine getirmiş bir kadro var filmde.
Daha önce Coenlerin filmlerinde pek rastlamadığım bir duygusal hava da vardı filmin bazı yerlerinde. Bu da mizah ve ciddiyetler karışınca ne olduğu belirsiz duygular hissediyor insan zaman zaman. Gülerken birden şaşırabiliyor, ya da hüzünlenebiliyorsunuz. Ya da ciddi bir havaya girmişken, birden bir şakayla ya da komedi unsuruyla karşılaşabiliyorsunuz. Yer yer farklı duygular arasında gidip geliyorsunuz -ki Coenler sayesinde bu daha özel ve etkileyici bir hale bürünüyor-.
Film bazen çok umursamaz ve acımasız kazıklar atabiliyor seyirciye, böyle de olmaz ki dedirtiyor, Coenlerdir, mazur görmek lazım.
1 saat 34 dakika gibi az bir süreye sahip, ancak süresi az olmasına karşın film kendini yetersiz hissettiymiyor.
Anlayacağınız farklı bir film, ama Coenler'in yapıtı olduğunu düşünürsek, çok da beklenmedik bir farklılık değil bu, bu farkı hisseder ve keyfini çıkarabilirseniz, iyi vakit geçireceğinize inanıyorum, Coenlerin 2009'da post-production ve pre-production aşamasında 2 filmleri var, Fargo tarzı bir filme hasret kaldık, umarız gerekeni yaparlar.

Perşembe, Aralık 25

Heroes

Asıl niyetim Heroes'in izlemekte olduğum 3. Sezonunun ilk 13 bölümü hakkında bir eleştiri yazmaktı. Lakin Sezon 3 son izlediğim bölüm olan 13. bölüm ile nihayet buldu. 4. Sezon ise 2009 Şubat'ta başlıyor. Dolayısıyla yazmışken daha genel bir eleştiri yazmak yerinde olur diye düşündüm. Yazı, izlemeyenler için 'spoiler' tarzı bilgiler içermeyecektir, o yüzden izlemeyip de halen karar aşamasında olan varsa yardımcı olacağını umuyorum.
Amerikan dizilerini izlemeye 2006 yılı yazında Prison Break'le başladım. Prison Break'in ardından Lost'un ilk 2 sezonunu izledim, ardından Desperate Housewives.
Heroes'la tanıştığımda dizinin ilk sezonunun 11. bölümü yeni oynanmıştı, ve dizi sezon arası vermişti. O zamanlar diziler 24 bölüm olurdu, ve sezonda sadece bir defa ara verirlerdi.
Bir arkadaş vasıtasıyla ilk 11 bölümünü izledim, açıkçası ilk 5-6 bölüm biraz tutuk gelmişti bana, ama sonra dizi hızını almaya başladı ve her ara sezon finalinde olduğu gibi can alıcı bir kaç düğüm atarak ilk 11 bölümü bitirdi.
İlk 11 bölümü izledikten sonra dizinin bana verdiği izlenim, dizideki olayların temelde belli bir amaç için geliştiği, dizinin bir kaç bölümlük olaylardan değil bir kaç sezonluk oluşumlardan beslenmeye meyil ettiği şeklinde idi.
Sonra 1. Sezon devam etti ve dizinin ilk sezonu edindiğim izlenime paralel bir şekilde tüm hızı ve heyecanıyla nihayete erdi.
1. Sezonun ilk etabı genel itibariyle "Save The Cheerleader, Save the World" felsefesi üzerine kurulu idi. Buna dizide ağırlık kazanan karakterlerin hikayeleri de eklenince 1. Sezon bütünlüğünü bozmadan, amacından ve dizinin kalitesinden sapmadan nihayet buldu.
Sonra grev geldi.
Biz 2. sezonu heyacanla beklerken senaristler greve gittiler.
Grev zamanı gerçekten verimsizdi, hem yapımcılar için, hem de biz izleyiciler için. Zira senaristler ellerinden geldiğince saçmaladılar, bu kervana dahil olmayan tek dizi Lost'tu; dizinin senaristlerinin imzalamış oldukları sözleşme gereği, öyle ya da böyle sözleşmede planlandığı kadar bölüm yazılmak zorundaydı.
Ama herşeye rağmen, grev zamanı Lost dahil tüm dizileri etkiledi. 5-6 bölümden sonra uzun aralar verilir oldu, bazı dizilerin son bulacağına dair söylentiler dolaşmaya başladı.
İşte Heroes de amacından biraz sapar oldu 2. sezonda. Seyircinin beklentisini karşılamak şöyle dursun, dizi ciddi mantık hataları içerir olmuştu. Bu dönemde diziyi takibi bırakanlar olduğuna eminim, zira arkadaşlarımdan birisi de onlardan biriydi. Ama ben diziyi takibe devam ettim, standardın aksine 2. Sezon 11 bölümle son buldu.
11. Bölüm 3 Aralık 2007'de yayınlandı, ve 3. Sezonun başlangıç tarihi 22 Eylül 2008 olarak belirlendi. Anlayacağınız dizi 9 ay kadar bir ara vermiş oldu, bu da Heroes'in bazı oyuncularına birtakım filmlerde rol alma imkanı tanıdı.
Bu arayı her nasılsa atlattık, 3. Sezon başladı. Bu arada grev bitti, işler biraz daha rayına oturur gibi oldu.
3. Sezona geç başladım, daha da kötüsü zor ısınabildim diziye tekrardan. Dile kolay 9 ay Heroes'siz geçmişti ve 2. Sezon bir fiyasko sayılabilirdi.
Ancak Heroes Sezon 3, beklediğim aksine 1. sezondaki o memnuniyeti tekrar verebildi bana; dizide birtakım şeylerin anlamı daha belirginleşmeye başlamış ve mantık hataları oldukça azaltılmış, karakterleri artık daha yakından tanıyor ve dizinin atmosferine daha rahat girebiliyoruz. Daha da güzeli, karakterlerin kendi içlerindeki iyi-kötü mücadelesi, amaç arayışları ve benliklerini kontrol etme çabaları çok daha baskın. Bütün bunların üzerine senaryodaki beklenmedik bağlamlar tuz biber oluyor tabiri caizse. Anlayacağınız sezon 3 çok sağlam bir şekilde diziyi geri döndürmüş, hatta bana kalırsa senaryo itibariyle daha etkileyici.
Yalnız ilk 10 bölümden sonra, kalan 3 bölüm biraz aceleci bir tavırla sezonun sonunu getirmeye çabalıyor izlenimi verdi bana, sezon daha uzun tutulup olaylar daha ağır ama oturaklı ilerleyebilirdi.
Dizinin bir amacı var gibiydi dedik; sezon 2 bu amaca -eğer varsa- ihanet etmişti, sezon 3'se 2'nin aksine sadık kaldı, bakalım sezon 4'te bizi neler bekliyor.
Sezonların isimleri şu şekilde geçiyor:
Volume one : Genesis (Başlangıç Noktası)
Volume two : Generations (Nesiller)
Volume three : Villains (Suçlular)
Volume four : Fugitives (Kaçaklar)
Diziyi izlememiş olanlar için belirtmek gerekirse, Sezon 2 her ne kadar amacından sapkın görünse de, tabanda amacına paralel ilerliyor, yani dizinin yaşattığı hayal kırıklığının etkisinde biraz abartıyor olabilirim, ama 3 sezonun içerisinde göze en çok batanı olduğundan eminim.
Toparlayacak olursak, Heroes, izlenmeye değer bir dizi, ama sabırlı olup biraz şans vermek; hatta bazen mantık hatalarına göz yummak gerekebiliyor.

Cumartesi, Aralık 20

A.R.O.G. Bir Yontmataş Filmi

Film hakkında yazmaya başlamadan önce, son yıllardaki Cem Yılmaz hakkında biraz yazmak daha yerinde olacaktır kanımca.
Hababam Sınıfı serisinden sonra yerli sinemanın bana en iyi komedisini G.O.R.A.'yı çektikten sonra, sinemamıza "Arif" karakterini soktu Cem Yılmaz. Arif karakteri onun en büyük kozuydu şüphesiz, o mükemmel tespit yeteneğiyle, bizim insanımızın karakterinin her yanından katarak oluşturmuş, bize bizi Arif'le anlatarak bizi bize güler hale getirmişti Cem Yılmaz. "Arif" biz Türk milletine dair bir çok 'eğlenceli','kurnaz' ve 'özgül' yönü toplamıştı üzerinde. G.O.R.A.'da Arif'i bize güzelce tanıtan Yılmaz'ın, A.R.O.G. projesi baştan beri kaçınılmazdı zaten. Ancak kendisi iki komedi filmi üstüste çekmek istemedi belki de, Araya Hokkabaz'ı koydu. Hokkabaz çok iyi filmdi, ancak Herşey Çok Güzel Olacak'tan sonra bekleneni vermedi maalesef Cem Yılmaz hayranlarına. Ben çok beğendim, aslında İskender'de de Arif'i buldum biraz. Hokkabaz rüzgarı esmeye devam ederken, A.R.O.G.'un reklamları yapılmaya başlanmıştı bile. Cem Yılmaz bu sefer projenin sadece set içinde değil, set dışında da üzerinde çok durdu, hepimizin iştahını bir güzel kabarttı, bununla yetinmedi; kronolojik olarak G.O.R.A.'dan sonra, Hokkabaz'dan önce çektiği Stand-Up gösterilerini, A.R.O.G.'un reklamları başladıktan sonra, "TTNet'in katkılarıyla" piyasaya sürdü. Bütün bunları öyle akıllıca yaptı ki, hepimiz A.R.O.G. bekler olduk dört gözle, tabiri caizse "kıvama geldik".
Cem Yılmaz hiç bir şey kaybetmiyordu ne imajından, ne espri kabiliyetinden, aksine daha da çok yer ediyordu beynimizde onun stili, anlayacağınız epey bi kredi topladı A.R.O.G. çıkmadan önce.
Son hamleyi -ki bu ticari olarak en akıllıcasıydı- filmin gösterim tarihini seçmekle yaptı Cem Yılmaz. Film tam bayram haftası girdi vizyona, ilk hafta 2 milyon civarı seyirciyle rekor kırdı, Recep İvedik'in toplamda 4.7 milyon gişe hasılatını bulduğu -acınacak- sinema sektörümüzde, hatrı sayılır bir başarıydı, bayram haftasının sonunda, Pazar günü izleme fırsatı buldum ben de filmi.
Şimdi bir parantez de kara bahtımdan açmak isterim müsadenizle.
Şimdiye kadar büyük beklentilerle gittiğim çok film oldu, ancak içlerinde beklentilerimi karşılayan tek film, "The Dark Knight (Kara Şövalye)" idi. Onun haricinde aylar boyu fragmanlarını izlediğim, afişlerini duvar kağıdı yaptığım filmler hep hayal kırıklığına uğrattı beni. Yanlış bir şey olduğunu geç de olsa farkettim filmden çok şey beklemenin, zira beklentiler arttıkça hayal kırıklığına uğrama riski de artıyor insanın. Beklenti minimum düzeyde tutulursa, film mükemmele yaklaştıkça "beklenmedik beğeni"lerimiz de çoğalıyor gitgide.
Şüphesiz Cem Yılmaz'ın onca uğraşından sonra, çevreme nazaran biraz daha büyük beklentilerle gittim filme, hatta giderken "ikinci kez ne zaman, kiminle giderim"in hesabını yapıyordum...
Yeterince masalvari yazdım sanırsam, ancak burda masala son verip, filmden bahsetmek istiyorum izninizle.
Cem Yılmaz, filme özenmiş, hem de çok özenmiş. Efektler, mekanlar ve kostümler kusursuz, oyuncu seçimi mükemmele yakın. Arif karakterini daha iyi benimsemiş, artık Cem Yılmaz'ı ayırt etmek için kulağını kontrol eder olmuşuz küpe var mı diye.
Ancak o "CMYLMZ" adlı stand-up gösterisinden sonra, tabiri caizse 'yarıla yarıla' gülmek istiyormuşuz besbelli, filmin esprilerine ısınamadım bir türlü. Bazı espriler çok zorlamaydı, ve yapmacık, anlam veremedim bir türlü nasıl göz yumdu bunların yer almasına.
Filmin ilk yarısı bitti, arkadaşa döndüm ve "bu ne olum?" tarzı bir soru sordum, ikimiz de hayal kırıklığına uğramıştık, ikinci yarısı başladı, iyi de başladı espriler de güzeldi, sonra zaten fazla gelişmedi senaryo, bi futbol maçı sahnesi ve filmi beklediğimiz şekilde bitirdi Cem Yılmaz.
Filmden çıktıktan sonra 24 saat geçmedi hayal kırıklığım, ama müddet dolduktan sonra yavaş yavaş olumlu yaklaşmaya başladım filme.
Her şeyden önce Cem Yılmaz, yalnızca bir komedyen değil.
Yalnızca bir aktör de değil, ya da senarist, veya yönetmen.
Cem Yılmaz, hepsini birden yapan bir "marka" artık. Yani CMYLMZ'de gördüğümüz Cem Yılmaz'ı beyaz perdede bizi aynı şiddette güldürürken görmek ne kadar mantıklı olabilir ki? O zaman filmin sinematografik ne yanı kalır? Stand-up gösterisinde gülmekten nefes almaya zaman bulamazken, filmde üç-beş kahkaha, geri kalanının ufak tebessümler olması filmin komedi kalitesini düşürür mü? Tabii ki hayır, beyaz perdeyle sahneyi ayırt edemezsek eğer bize öyle gelir bu durum. TV dizilerindeki komik karakterlerin 'uzun metrajlı skeç' halinde filmlerinin çekildiği, çılgın dersanelerde Öss'ye hazırlanıldığı bu ülkede, Cem Yılmaz şüphesiz ki kredisi en yüksek tutulacak isim olmalıdır. Çünkü işini kitle kaygısı gütmeksizin yapan tek isimdir kendisi. Dolayısıyla çalışmaları bekleneni veremese bile, her zaman "çıtanın çok üstünde"dir.
Yani film büyük bir hayal kırıklığı değildir aslında, yanlış beklentilerin doğurduğu yanlış kanılar bize öyle hissettirir.
İzlemeyen varsa, en büyük tavsiyem, büyük beklentiler beklememesidir filmden, sadece A.R.O.G.'dan değil, izlemeye niyetlendiği tüm filmlerden minimum düzeyde beklentisi olsun, o zaman maksimum düzeyde keyif alacağına eminim.
Filme dair ufak bir kaç not daha ekleyecek olursak,
-Cem Yılmaz "küfürle güldürme" konusunu çok ciddiye almış, küfürleri ciddi biçimde azaltmış, bir kaç yerde var, onun haricinde pek duymuyoruz
-Nil Karaibrahimgil çok yapmacık ve itici oynamış, çok yanlış bir seçim olmuş bu rol için
-Futbol sahnesi fazla uzatılmış, ama Carlos, Rıdvan ve yengeç dansı muhabbeti çok iyi olmuş
-Filmde anlık esprilerden çok, durum esprileri ağırlık kazanmış, şöyle ki;
G.O.R.A.'yı izledikten sonra herkes esprilerini yapar olmuştu, herkesin ağzına sakız olmuştu, o yüzden çok komik bulunmuştu, ancak Cem Yılmaz daha profesyonel bir şekilde oluşturduğu senaryoda, esprileri daha çok durumlar arasına gizlemiş, hatta bazen çoğunluğun anlayamadığı espriler bile oldu filmde, bu da filmin komik bulunmamasına sebebiyet verdi, oysa Cem Yılmaz'ın tek yapmak istediği, esprilere daha genel bir formda, daha akıllıca ve derin manalar yüklemekti bence.
Onun haricinde film izlenmeye değer, yakında tekrar gitmeyi de düşünüyorum.
Ancak bir sinema eserinden Stand-up komikliği beklersek, yanılırız, hem ümitlerimize, hem Cem Yılmaz'ın emeklerine yazık olur.
Biz Recep İvedik'ler, Çılgın Dersane'ler, Destere'ler, Keloğlan Kara Prense Karşı'lar, Neşeli Gençlik'ler... görmüş nesiliz, Cem Yılmaz'ın kıymetini bilmezsek, daha beterine müstehakkız.

Cumartesi, Aralık 6

K-Pax [2001]




Favori aktörüm, Kevin Spacey. Anlayacağınız "Kevin olsun çamurdan olsun" diyebilirim gönül rahatlığıyla. Bloguma yazacağım ilk film eleştirisi hangi film hakkında olsun diye çok düşündüm, baktım sonu yok, dedim bari en son izlediğim film olsun: K-Pax. Hem Kevin Spacey oynuyor, hem de "aile filmi" kategorisine rahatlıkla konulabilir.
K-Pax'te olaylar nasıl gelişiyor, önce ondan kısaca bahsedelim. Baş karakterimiz Prot(Kevin Spacey), bir gasp olayından sonra yanlış zamanda yanlış yerde bulunduğu için zanlı konumuna düşer, ancak polis kendisiyle baş edemez, zira uzaydan geldiğini iddia etmektedir. Söylediğine göre K-Pax isimli bir gezegenden gelmiştir, polis bakar ki Prot kafayı sıyırmış, yollar deli hastanesine. Deli hastanesinde Prot'un doktoru Dr. Mark Powell(Jeff Bridges) olur. Film de bu iki karakter arasındaki ilişkiden başlar, Prot'un hastanedeki etkisi, Dr. Powell'in aile içi sorunları çerçevesinde adım adım ilerler.
Prot, uzaydan geldiğini iddia ettiği için, bizim dünyamızdakı sıkıntılar onun için pek de geçerli değildir. Küresel Isınma, Ekonomik Kriz ya da Soğuk Savaş falan pek de umrunda değildir Prot'un. Bir ailesi, çocukları, ya da bir işi yoktur, zaten hastanede hasta konumunda olduğundan bu durumda dert etmesine de pek gerek yoktur. Dolayısıyla gülümser Prot, ve Dünyamızın keyfini çıkarır, muzu kabuğuyla yer, çilekleri bütün bütün götürür, bir yandan da hastanedeki hastalara umut dağıtır, dönüşte (yalnızca birini) yanında götüreceğini söyleyerek.
Prot uzaylı modunda takıladursun, Dr. Mark Powell da Prot'u uzaydan gelmediğine, bahsettiği K-Pax gezegeninin aslında var olmadığına inandırarak içinde bulunduğu durumdan kurtarmaya çalışır. Gelin görün ki durumlar tersine işler, ve hastanedeki hastalardan sonra Dr. Mark Powell ve uzay endüstrisinde çalışan tanıdıkları bile yavaş yavaş inanmaya başlar Prot'a ve K-Pax gezegenine.
İzleyici merakla bekler acaba K-Pax var mı, yoksa Prot mu sıyırmış diye, ancak film izleyiciyi yalnızca bu sorunun cevabını aramakla bırakmaz elbet, Dr. Powell Prot'la uğraşırken, film aynı zamanda Prot'un da hastanedeki etkisi üzerinde durur.
Belki de K-Pax'in en etkileyici özelliklerinden birisi budur.
Film, hem uzaydan geldiğini iddia eden bir karakteriyle ilgi çekici sayılabilecek bir konuyu işlerken, hem de akıl hastanesinde geçen ufak hikayelerle, dramatik bir tat bırakır damağımızda. Guguk Kuşu, doğru film değil; ama akla ilk geleni.

Bütün bu maceranın ve dramın etrafında döndüğü Prot karakteri, elbette ki Kevin Spacey'nin performansıyla daha anlamlı hale geliyor filmde, Prot'un o "uzaylı" gülüşü, Kevin Spacey'den başkasında yoktur herhalde. Akademi'nin kararına saygı duymamak imkansızlaşıyor, 1999'daki Oscar'dan sonra.
Elbette ki Dr. Mark Powell rolündeki Jeff Bridges da kalitesini konuşturuyor, kendisini The Big Lebowski'den ya da daha yakın tarihteki bir filmden: Iron Man'den hatırlayabiliriz. Aslında olaylar Dr. Mark Powell'in etrafında gelişiyor, filmin baş karakteri o gibi duruyor, ama bu da filmin bir numarası, film, bilineni bize sunarak bilinmeyene olan merakımızı körüklüyor, bildiğimiz insanın yanında, bilmediğimiz uzaylıyı daha da çok merak ediyoruz.
Netice itibariyle, K-Pax, ortanın üzerinde bir seyir keyfi yaşatıyor bizlere, bazen komik, bazen dramatik oluyor, çok keskin duygu geçişleri yaşatmıyor belki, ama hepsinden az çok tattırıyor. Bunun üstüne iki usta oyuncunun performansları da etkilenince, güzel bir haftasonu filmi olup çıkıyor.
Not(1): Film 2001 yapımı, biz 2008'e geldik, eleştiriyoruz. Dünyayı yeniden mi keşfediyoruz? Evet, ne demişler, gitmediğin yer senin değildir, bunu sinemaya uyarlayalım, izlemediğin film gerçek değildir, dolayısıyla K-Pax benim için 2008'de var oldu, ben de 2008'de yazdım eleştirisini.
Not(2): Mümkün mertebe filmden can alıcı bir bilgi vermemeye çalıştım, ancak izleyenler için Prot hakkında bir kaç şey daha söylemek isterim.
Filmin sonunda, film bize diyor ki, Prot, aslında Robert Porter'in ta kendisidir, kendini hayattan bu şekilde uzaklaştırmış, acısına bu çözümü bulmuş, bu şekilde delirmiştir. Peki biz yiyor muyuz bu numarayı? Tabii ki hayır.
Efendim, Prot, tabiri caizse buzz gibi uzaylıdır, ancak dünyada Robert Porter'in bedeninde yer bulmuştur kendine, filmin aslında bir diğer güzelliği de budur, bize bırakır son kararı, bizim Prot'umuz biz istersek uzaylı olur, istersek Robert Porter. Zira filmin evrenindeki herkes, Prot'u yatağın altında bulunca derin bir "Oh" çeker ve uzaylı olmadığına sevinir.
Hastalar hariç...
Hastalar birbirlerine şöyle fısıldarlar: "Bu kim? Bu Prot değil, Prot gitti, o zaman bu kim?"
Evet, yatağın altından çıkan O kişi, Prot değildir, Robert'dir, ancak bunu bir tek biz akıllı(!) insanlar kabullenemeyiz, kabullenmek istemeyiz, oysa hastanedeki deliler için buna inanmak bir sorun değildir, Prot gitmiştir, Robert'i geride bırakmıştır, ve söz verdiği gibi, içlerinden bir tanesini de yanında götürmüştür. Boşuna dememişler, akıllı düşününceye kadar, deli oğlunu everir...