Perşembe, Şubat 19

The Curious Case Of Benjamin Button

Oscar ödüllerine 1-2 ay kala başlayan bir dönem vardır Hollywood’da ki, tabiri caizse tadından yenmez. Bu dönemde öyle filmler çıkar ki piyasaya, sanki yıl boyu pusuda beklemiş de, çıkışını tam Oscar ödüllerinden önceye denk getirmişlerdir. Hatta sanki değil belki öyledir de gerçekten. Geçtiğimiz yıl bunu There Will Be Blood yapmıştı, aniden çıkıvermişti ortaya, bu yılsa bunu yapan film sayısı geçen yıldan epeyce fazla, Slumdog Millionarie, The Milk, Frost/Nixon, The Reader ve The Curious Case of Benjamin Button. Evet, garip ama en iyi film dalına aday 5 filmin tamamı son dönemde girmiş vizyona, ve bunların arasından vizyona en erken gireni The Curious Case of Benjamin Button olmuş, 25 Aralık 2008’de, ödüllerden yaklaşık 2 ay kadar önce.

Belki ödül zamanı yaklaşırken hafızalarda taze kalmak için kullanılan bir taktiktir bu, belki yapımcılar dikkatin en iyi bu zamanda üzerlerinde olacağını düşünüyorlardır, belki de sadece bu tarihte vizyona girebilme imkanı doğmuştur ve erteleme ya da erkene alma gibi bir olay söz konusu değildir. Niyetleri ne olursa olsun, The Curious Case Of Benjamin Button’un yapımcıları, dünya çapında dikkati üzerlerine çekmeyi çok iyi başardılar, bu durum ülkemizde biraz daha farklı gelişti, Recep İvedik Benjamin Button’u izlemekte 1 hafta gecikenlerin cezasını kesti, çoğu sinema salonunu çoktan doldurdu. Orası ayrı mesele, oraya imkan dahilinde sonra değiniriz, biz devam edelim yazımıza konumuzdan sapmadan.

Benjamin Button, üzerine çektiği bunca dikkati hak etmiyor değil. Filmi daha izlemeden ne derece muazzam bir yapıt olma potansiyeline sahip olduğunu fark etmeniz çok kolay. Zira filmin başrollerinde son dönemin parlayan 2 ismi Brad Pitt ve Cate Blanchett var; Brad Pitt ki son döneme (Burn After Reading tarzı serbest bir komediyi saymazsak) The Assassination Of Jesse James By The Coward Robert Ford filmiyle gündeme damgasını vurmuş, Cate Blanchett ki Oscar’ını 2005’te The Aviator’la almış, üstüne geçtiğimiz sene hem başrol hem yardımcı kadın oyuncu rolünde Oscar’a aday olmuş. Bunların üstüne The Curious Case Of Benjamin Button bu iki ismi başrollerde bir araya getirmiş.

The Curious Case Of Benjamin Button’un potansiyeli sadece bu iki isimden gelmiyor elbet, iki isim daha var bu potansiyeli arttıran, bunlar da yönetmeni David Fincher ve Senaristi Eric Roth.

David Fincher Brad Pitt’le daha önce 2 filmde daha çalışmıştı: Se7en ve Fight Club. Bunun haricinde The Game, Zodiac ve Panic Room gibi filmlerin de yönetmenliğini yapmıştı. Senarist Eric Roth ise başta Forrest Gump gibi bir başyapıt olmak üzere The Insider, Munich gibi filmlerin senaryosunu hazırlamıştı. Bahsi geçen filmlerde de Michael Mann, Steven Speilberg, Robert Zemeckis gibi usta isimlerle çalışmıştı. Bu kadroyu görüp de film dünyasını yakından takip eden birisinin ağzının sulanmaması mümkün değil, zira tabiri caizse kırk yılda bir bir araya gelir böyle isimler.

2008’in Aralık ayında Amerika’da gösterime girer girmez yakından takipçisi olduğum yeryüzünün en büyük sinema sitesi IMDb’ye de fırtına gibi bir giriş yapmıştı The Curious Case Of Benjamin Button, o zaman bloga ilgili postu yazmıştım zaten, öyle ya da böyle 1 ay geçti ve geçen hafta sinemada izleme imkanı buldum filmi.

Her şeyden önce filmden beklentilerim epeyce büyüktü, zira olumsuz tek kelimeye rastlamamıştım hakkında, filmden önce de fragmanını mümkün mertebe fazla izlememeye gayret gösterdim, filme dair aklımda duyumlardan ibaret soyut beklentilerden fazlası bulunmasın diye kafamda. Gene de 1 ya da 2 kez izlemiş bulunmuştum fragmanını, filmin konusuna aşinaydım biraz. Ama bu filmden aldığım hazza pek olumsuz bir etkide bulunmadı neyse ki.

The Curious Case Of Benjamin Button, “adından da anlaşılacağı üzere” Benjamin Button adında bir adamın “garip” hayat hikayesini anlatıyor. “Garip” derken Küçük Emrah anlamında “garip” anlamayın, “Enteresan, acayip” niteliğinde bir “garip”lik bu. İşte bu hayat hikayesini izliyoruz filmde, aslında oldukça da klasik bir başlangıç ile, Titanic’deki gibi…

Bu dönemde bir insanın hayatını anlatan bir sinema yapımı üstlenmek ve bunun altından başarıyla kalkmak oldukça güç bir iş. Özellikle de hayatını anlattığınız şahsın tarihi hiçbir kimliği yoksa, bir kurgudan ibaretse.

Her ne kadar yönetmene ve senariste güvenim tam olsa da, en başta biraz gözüm korkmadı değil bu durumdan. Zira, ortada düşük tempolu e baş karakteri bir kurgudan meydana gelmiş bir hayat filmi vardı, ve oldukça klasik başlıyordu olaylar. Filmin en başındaki –aslında kilit niteliğinde olan ancak filmi ilk kez izleyen biri için sadece bir başlangıç sahnesi niteliğinde bulunan kısmı atlarsak- bir hastane odasında, başucunda bekleyen kızına ricada bulunuyordu ölüm döşeğindeki annesi, çantasındaki günlüğü açıp okuması için, ve kızı da başlıyordu söze: “Benim adım Benjamin. Benjamin Button, ve ben olağan dışı koşullar altında doğmuşum…” İşte bu şekilde giriyorduk filmin atmosferine, Benjamin’in “garip” hayat hikayesine…

Ancak film bütün bu korkularımı kısa zamanda unutturuyordu bana, ve etkisi altına alıyordu fazla geçmeden. Çünkü hikayenin belki de en garip yanı, filmin en başında sunuluyordu seyirciye, bu enteresanlığın seyircinin gözünde oluşturduğu birikim, filme ilerleyen dakikalar için daha rahat bir hareket alanı sunuyordu, film bizden bir şey saklamaya çalışmıyordu çünkü. “Siz hakkımda istediğiniz kadar bilin, gene de size anlatacak şeylerim var.” diyordu bizlere, sonuca varmak arzusunu değil, o anda olanı yaşamak ve tüm derinliğiyle hissetmek Benjamin Button’un garip hayat hikayesine ortak olmak arzusunu uyandırıyordu içimizde. Bir hayat filmi olarak yapabileceğinin en iyisini yapıyordu, izlemeyin, yaşayın diyordu; bu drama ortak olun.

Normalden düşük bir tempoyla, ancak bıkkınlık hissi uyandırmadan ilerlerken film, en baştan fısıldıyordu aslında bize Benjamin’e dair bir çok şeyi. Hikayesi nasıl ve ne doğrultuda gelişecek, kalbini kim çalacak, kime, neye bağlanacak, kendini nerede arayıp, nerede bulacak, hepsini fısıldıyordu film bize, ama anlatmıyordu, “bekleyin,” diyordu, “nasılsa birazdan göreceksiniz.”

Film bütün bu kurguyu ağır ve büyüleyici bir biçimde gerçeğe dönüştürürken, geçen her dakikada araya ufak ve derin espriler koymayı, biraz kara mizah serpiştirmeyi ihmal de etmiyordu.

The Curious Case Of Benjamin Button, sinematografik açıdan bu güzelliklerle bezendirirken sahneyi, karakterler de bizim beynimizde yer ediyordu, derin ve etkileyici bir biçimde.

Önemli Not: Filmi izlememiş okurların bu noktadan sonra okumaması tavsiye olunur. Bu noktadan sonra film hakkında önemli bilgiler bulunmaktadır.

Filmin baş karakteri olan Benjamin’in çocukluğuna dair dönem aslında normal insan hayatına ne kadar uzak görünürse görünsün, arka planda oldukça yakın aynı zamanda. Derler ki insanın ruh hali 3 evre geçirir; çocukluk, olgunluk ve yaşlılık. Bu evrelerden çocukluk ve yaşlılık birbirine yüksek ölçüde benzer. Yaşlılar da çocuklar gibi ilgi ister, duygusal davranır ve saf bir kalbe sahiptir. İşte insan hayatının birbirine bu denli benzeyen iki evresi, Benjamin’in vücudunda bir araya gelir. Bu trajedi, sunulabilecek en iyi formatta sunulur ve bunun dramını Benjamin’le beraber hepimize yaşatır. Dış görünüşüyle 70’lerin üzerinde bir ihtiyarı andıran Benjamin, bu görünümünün aksine hareket ve düşünceleriyle tam anlamıyla bir “çocuk”tur aslında. Gece odadaki masanın altında mum ışığında Daisy ile sırlarını paylaşırlarken o kadar saf, o kadar masum ve o kadar çocuksu bir hali vardır ki, insan etkisinden saatlerce çıkamayabilir bu görünümün. İlk adımını attığı an, ilk evden kaçtığı, ilk içkisini içtiği, eve ilk sarhoş geldiği, ilk “milli” olduğu bütün o anlar, Amerikan Toplumunda yetişen bir ergenin geçirdiği tüm evreler onun da başından geçer, ihtiyar görünümlü bir delikanlı olur, ve denizlere açılır.

Filmin ilk sahnesinde saati inşa eden o usta kaybolurken, söylentilerden biri de bir sandalın üzerinde denize açıldığı yönündedir. Ustanın zamanı geri sayan saati gibi hayatı geri doğru ilerleyen Benjamin, saatin ustası gibi denizlerde arar kaybettiklerini, ya da kazanmaya aday olduğu şeyleri.

Bütün bunlar gelişirken Daisy de diğer taraftan büyür, alanında başarılı bir balerin olur ve Benjamin denizde diyar diyar gezerken, o da başarılarıyla ülke ülke dolaşır. Benjamin ve Daisy’nin aşkı uzaktan uzağa alevlenir her an; ama uzak dünyaların pencerelerinden birbirlerine “iyi geceler” demekten öteye gidemez ilişkileri.

O masumiyeti, saflığı akıllara zarar bir biçimde anlatmayı başaran çocuksu ihtiyar dönemini anlattıktan sonra film, ilgi çekiciliğini biraz kaybeder gibi olmuştu özellikle 2 saat 45 dakika müddetince seyirciyi ekrana bağlı tutmak gibi zor bir görevin en çetrefilli kısmı olan filmin orta bölümlerine gelindiğinde. Ancak şansımıza o esnada film ara verdi, bu bölümü de bu şekilde atlatabildik. Sonra Benjamin artık delikanlılık çağını geçirmiş ve yetişkinlik evresine girmişti zaten, önce II. Dünya Savaşı’ndan nasibini aldı.

Burada bir parantez açmak gerekiyor; film makyaj dışında fazla görsel efekt içermeyen bir yapıya sahip olsa da, filmde yer alan tek savaş sahnesi, bu tür filmler çekmeyen David Fincher’in bu sahnelere olan özlemini yansıtıyormuşçasına son zamanlarda izlediğim en iyi savaş sahnesiydi. Fazla uzun değildi ancak görsel ve işitsel efektler o kadar etkileyiciydi ki, savaş sahnelerinde ustalaşmış yönetmenlere taş çıkarırcasına tam anlamıyla bir şölen yaşattı, hele hele temposu bu denli düşük bir filmin ortalarında seyircinin imdadına koşunca.

II. Dünya Savaşı’ndan sağ salim kurtulan Benjamin için artık hayatın zorluklarıyla tam anlamıyla karşılaşma zamanı gelir. Eve döndükten sonra hem Daisy’den vurgun yiyen, bunun üstüne gerçek babasını tanıyan Benjamin, hayatının en zor dönemini geçirir belki de. Ancak bu dönemi de atlatmasını bilir, evvela babasını affeder ve ona ömrünün sonunda çocukluğundan özlem duyduğu o tabloyu hediye eder, akabinde filmin belki de en güzel sahnesinin ardından hayat Daisy ile yollarını tekrar birleştirir.

Daha sonra Daisy ile hayatını sürdüren Benjamin, zamanı geldiğinde sevdiği iki insan, kızı ve karısı için uzaklara yol alabilecek iradeye de sahiptir aynı zamanda.

Ve hayatı başladığı yerde, aynı huzurevinde, hayatının aşkının kollarında son bulurken, o bebek haliyle, Daisy’ye her şeyi bilirmişçesine bir bakış atmayı da ihmal etmez Benjamin.

Filmi izlerken, bir çok yerinden Forrest Gump tadı aldım enteresan bir biçimde. İki farklı hayat, çocuğu için her türlü fedakarlıkta bulunan iki anne, uzun süre uzak kalınan iki çocukluk aşkı, doğduğu topraklardan uzak bir hayat ve bu hayatın sondan bir önceki istasyonunda sevdiğine kavuşmaları. Belki de şu anda aklıma gelmeyen onlarca ortak noktaları vardı Forrest Gump ve The Curious Case Of Benjamin Button’un. Hayatlarını anlatan filmlerin senaristleri dahil.

Gene de insanın söyleyecekleri hiç bitmiyor filme dair, daima bir şeyler kalıyor, ne söylerse söylesin, bir şeyleri eksik söylemiş gibi hissettiriyor insana film, bu yüzden insan 1 kez seyre doyamıyor, ikinci kez, üçüncü kez seyretmek, tersine dönen o film şeridini tekrar tekrar sardırmak istiyor, film kimsenin kendisine tam anlamıyla doymasına izin vermiyor.

Bu tür filmler En İyi Film Oscar’ının her daim en güçlü adaylarıdır; ancak sürprizlere her zaman hazırlıklı olmak lazım. Slumdog Millionarie’yi henüz izlemedim, en az The Curious Case Of Benjamin Button kadar övgülü sözler duydum hakkında, Frost/Nixon ve The Reader çerez gibi duruyor, pek iddiaları olduğunu sanmıyorum; Milk, Amerika’nın ilk gay hakları savunucusunu konu aldığından, onun alacağı bir Oscar Akademi’nin ahlakına paralel bir skandal olacaktır aynı zamanda, Slumdog Millionarie’yi izlemeden tahminde bulunmak istemem ancak, The Curious Case Of Benjamin Button Oscar’a daha yakın duruyor bence.

1 Yorum - Yorum Yaz:

Chao Grey dedi ki...

Mükemmel bir film yorumu olmuş. Ama Oscar benim için bitmiştir, daha da Oscar'a gelmem Dark Knight skandalından sonra.