Haftasonu Tavsiyesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haftasonu Tavsiyesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Eylül 5

Haftasonu Tavsiyesi #11: I've Loved You So Long


Juliette Fontaine, hapisten yeni çıkmış, orta yaşlarında bir kadındır. Hapiste kaldığı 15 yılın sonunda karşısına çıkan yeni dünyada ona yardım etmek için kızkardeşi Léa beklemektedir.

15 yıllık bu mahkumiyetin sonunda tekrar insanların içine karışmak, kendini hayatın akışının ortasında buluvermek, Juliette'e bir şok etkisi yapmıştır. Kızkardeşi Léa, onun eski hayatına alışabilmesi, bu şoku atlatabilmesi için sürekli olarak yanında bulunup tüm iyi niyetiyle ona yardım etmeye çabalamaktadır.

Ancak iki kardeşin girdiği bu süreç, hem kendi aralarında bu 15 yıl boyunca olup bitenleri sorgulayarak bir nevi hesaplaşmalarına, hem de Léa'yı 15 yıl boyunca hapiste tutan bu korkunç suçun ardındaki sır perdesinin aralanmasına öncü olacaktır.

Filmde, insan doğasına aykırı ve akılalmaz bir suç işleyen bir kadının, 15 yıllık bu mahkumiyeti sonrası toplumun içine karışma çabası ve bu çabayı sürdürürken işlediği suçun omuzlarına binen külfetiyle yaşadığı dram etkileyici bir biçimde yansıtılmış.

Oyunculuklar ve yönetmenlikse olması gerektiği gibi.

Fransız ve Avrupa Sineması'nda iyi yer edinebilecek bir dram filmi.

Filmin Fragmanı:

Pazar, Ağustos 23

Haftasonu Tavsiyesi #10: American Beauty


Amerika'da son dönemlerin en popüler filmlerinin arasında toplumsal özeleştirilerin de yer aldığı su götürmez bir gerçek. Amerikan toplumunun içine düştüğü toplumsal bunalım, monotonlaşan ve amaçsız hale gelen hayatlarının üzerilerinde oluşturduğu depresif hava her fırsatta sinema yapımlarına da yansıyor muhakkak. Belki de bu özeleştirinin sinemaya yansıdığı filmlerin atalarından birini seçtim bu haftasonu tavsiyesi için: American Beauty


Lester Burnham(Kevin Spacey), anlamsız hayatını amaçsızca yaşayan bir aile babasıdır. Karısı ve ergen kızıyla olan ilişkileri eskisi gibi değildir ve daha kötüye gitmektedir. Mutluluğa uzun bir süredir uzak kalan bu adam, bir gün kızının arkadaşı Angela'yı(Mena Suvari) görür ve O'na takıntılı hale gelir. Artık tek amacı, öz kızı yaşındaki Angela'nın ilgisini çekebilmektir.


Temelde Lester'in öyküsü etrafında ilerleyen film, diğer aile bireylerinin de öykülerini anlatarak bu ailenin hayatındaki trajedi ve dramı yerine göre farklı biçimlerde işler.

1999 Yılı Akademi Ödülleri'nde En İyi Film ve En İyi Erkek Oyuncu dahil tam 5 Oscar alan bu aile dramı, Hollywood'un unutulmaz filmleri arasında baş köşelerden birinde yerini almıştır.

İlginç Anektod: Filmin afişinde üstünde gül yer alan bayan göbeği için binlerce kız arasından eleme yapılmış ve filmin başka hiç bir yerinde üzerine rol düşmeyen Chloe Hunter'ın göbeği seçilmiştir.

Film Müziklerinden Seçmeler: Free - All Right Now ve The Who -The Seeker filmin müziklerinden dinlenilesi parçalar.

Filmin Fragmanı:



Pazar, Ağustos 16

Haftasonu Tavsiyesi #9: Being John Malkovich

"Ever wanted to be someone else?" (Hiç bir başkası olmayı istediniz mi?)
Enteresan karakterler ve enteresan hayatları. Tüm bu enteresanlığa eklenen enteresan bir olay ve gittikçe enteresanlaşan bir film.

Mümkün mertebe saçmalamamaya çalışsam da bu film için bir şey yazamıyorum maalesef. Farklı, eğlenceli ve şaşırtıcı bir film. Kritiğini yapmaktan ziyade sizi direk filme yönlendirmeyi tercih ettim. Sırf oyuncuların performansları için bile izlenebilir. Size yapabileceğim en büyük iyilikse fragmanını vermek olur bu saatten sonra.

Filmin Fragmanı:


Cumartesi, Ağustos 8

Haftasonu Tavsiyesi #8: Vanilla Sky


Hayallerinize hiç olmadığınız kadar yakınken... Onlara parmak uçlarınızla dokunabilmiş ve sahip olmanıza ramak kalmışken...
Aşk... İhanet.... Kıskançlık... Ve bencillik.
Köşelerinde 4 kişi bulunan 2 aşk üçgeni.
Ve parmaklarınızla dokunarak sıcak yüzünü hissettiğiniz hayalleriniz bu duyguların farklı bedenlerde depreşmesiyle ellerinizden kayıp giderken...
Ne yapardınız?

David Aames(Tom Cruise), varlıklı ve bekar bir erkektir. Babasından miras kalan şirket, 7 kişilik bir kurul tarafından işletilirken, o da şirketin şımarık ve umursamaz patronu rolünde gününü gün etmektedir. Bir gün, evinde verdiği bir partide, en yakın dostu Brian'ın(Jason Lee) yeni arkadaşı Sofia'yla(Penelope Cruz) tanışır. Sofia'dan oldukça etkilenen David'in gözü başkasını görmez. Oysa O'nun peşinde de eski flörtü Julie(Cameron Diaz) vardır.


David'le Sofia birbirine yakınlaşırken, David'in aşığı Julie içten içe yaralanmakta ve kıskançlığı gitgide artmaktadır. David'in yakın arkadaşı Brian'sa yeni kız arkadaşı Sofia'yı David'in elinden almasıyla yaralanmıştır. Brian'la Julie arasında geçen bir konuşma Julie için bardağı taşıran son damla olmuştur.
Bir sabah Sofia'nın evinden çıkan David, kapıda kendisini bekleyen Julie'yi görür. Julie onu arabasına davet eder, David istemeden de olsa biner. O arabaya bindikten sonra, David'in hayatı eski haline asla dönmeyecek bir biçimde değişecektir.


O arabaya bindikten sonra değişen yeni hayatında David sadece Sofia'ya olan aşkıyla değil, aynı zamanda şirketin başında bulunan ve şirketi elinden almak isteyen -7 cüceler ismini taktığı- 7 kişilik kurul ve iç dünyasındaki problemleri çözmesi için görüşmek zorunda kaldığı psikolog Dr. McCabe'le(Kurt Russell) olan terapileriyle mücadele etmek zorundadır.
O arabada yaşananlarla kırılma noktasına gelen film, bu noktadan sonra yarı hayal-yarı gerçek bir biçimde ilerlemeye başlar.


Hayallerin sarhoşluğuyla gerçeklerin sarsıcılığı, rüyaların mayhoşluğuyla uyanıklığın sancıları arasında zikzaklar çizerken size adım attığınız dünyanın ne tarafta olduğundan emin olamamanın verdiği gerilimi yaşatan film, her şeyi açıklığa kavuşturmadan önce mümkün olduğunca karmaşık hale getirmeyi tercih eden bir yol izler.


Kısa kısa notlar:

  • Vanilla Sky, aslı Abre Los Ojos olan İspanyol yapımı bir filmin Hollywood uyarlaması. İki filmin tek ortak yönü isimleri ve benzer senaryoları değil. Penelope Cruz iki filmde de Sofia rolünde oynuyor. Orijinal filmi izleyenler daha iyi olduğunu söylüyorlar. Ben henüz izleme fırsatı bulamadım.
  • Dikkat edin bu film Cameron Diaz'dan nefret etmenize sebep olabilir.
  • Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz Brian(Jason Lee), ünlü Amerikan komedi dizisi My Name Is Earl'ün başrol oyuncusu.

Filmin Fragmanı:



Cumartesi, Ağustos 1

Haftasonu Tavsiyesi #7: Kiss Kiss Bang Bang


Heyecanlı, eğlenceli, gizemli. Kiss kiss- bang bang. Bu haftasonu için tavsiye edeceğim bu filmin başrolünde Robert Downey Jr. oynuyor. Sırf onun performansı için bile izlenebilecek bir film. Val Kilmer'la Michelle Monaghan da cabası. 6 haftalık adeti bozmamak için geç de olsa tavsiyemi yazdım, özürlerimi arz ederek, baş belası yaz okulunun finalleri sebebiyle kritiğini yapamayacağım. İzleyip beğeneceğinizi düşündüğüm bir film.

Fragmanı:


Cumartesi, Temmuz 25

Haftasonu Tavsiyesi #6: Wicker Park

Romantik filmler, film türleri arasında, izleyici kitlesi en garanti olanların başında gelir herhalde. Senaryo ya da oyunculuklar standartın altında dahi olsa, birbirine kavuşamayan bir oğlanımız ve bir kızımız olsun, yeter bu romantik film türünü seven izleyicilerin çoğuna. Tabii ki bu tercih meselesi, kimileri çok hassastır ve kolay etkilenir, kimileri içinse gerçekten sıradışı bir hikaye lazımdır etki altında kalabilmek için.

Bu hafta tavsiye edeceğim filmde, yukarıda bahsettiğim iki izleyici türünü de tatmin edecek kadar iyi bir hikaye var. Daha da önemlisi, tek bir hikaye yok, ana hikayenin yanında filmi besleyici nitelikte bir kaç hikaye daha var. Bu hikayeler iç içe geçince, ortaya çıkan film birden fazla karakterin dramı ve karakterler arasındaki romantizmi kullanarak etkileyici ve sürükleyici bir yapıta dönüşüyor.

Wicker Park, türkçe adıyla 'Hep Seni Aradım', New York'ta çalışan ve yakında evlenme teklif etmeyi düşündüğü sevgilisiyle mutlu bir hayat süren Matthew'ın(Josh Hartnett) hikayesiyle başlar. Matthew bir restoranda iş görüşmesi esnasında telefon etmek için masadan ayrılır. Telefon kulübesine gider, ancak içeride bir bayan vardır. Bayan konuşmasını bitirene kadar kulübenin yanındaki lavaboda beklemeye karar veren Matthew'in, telefondaki muhatabında karşı hiddetle konuşmaya devam eden bayan ilgisini çeker.

Havalandırmadan kulübenin içine bakar ve bayanın parfümünün kokusunu alır. Bayanın yüzünü göremez ama bir şeyler tanıdık gelmiştir. Bayan kulübeden çıkıp hızla restoranın çıkışına giderken Matthew yetişmek istese de, yakalayamaz. Kulübeye geri döner ve bayanın unuttuğu gazetenin arasında bir adres bulur.

2 yıl önce birden ortadan kaybolan hayatının aşkı Lisa'yı bulmak için elinde bir adres vardır artık.

Film, Matthew'ın bir adresten yola çıkarak Lisa'yı(Diane Kruger) aramasını konu alırken, zaman zaman yaptığı geri dönüşlerle(flashback) Lisa'nın ve Matthew'nin aşkını anlatıyor seyirciye. Ve onları birbirinden ayıran her şeyi.

Elindeki hikayeyi izleyiciye parça parça vererek sindirmesini sağlayan anlatım tarzıyla izleyeni her daim merakta bırakan film, son dakikasına kadar sabırlı bir şekilde sürprizlerini yavaş yavaş harcayarak sürekliliğini de korumasını biliyor.

Ve çoğu romantik filmde olduğu gibi bu film de genel itibariyle 'tesadüf'ler üzerinden ilerlerken, bu tesadüfler silsilesini başarılı bir şekilde kullanarak hikayeyi daha etkileyici ve eşsiz bir biçime sokuyor.

Filmin Fragmanı:

Cumartesi, Temmuz 18

Haftasonu Tavsiyesi #5: Stranger Than Fiction

Harold Crick(Will Ferrell), hayatı saniyesi saniyesine planlı yaşayan bekar bir vergi memurudur. Her sabah aynı saatte kalkar, aynı saatte dişlerini fırçalar, hatta aynı saatte kravatını bağlar ve aynı sürede otobüs durağına vararak aynı saatte otobüse biner. İçten içe bu rutin hayat kendisini ne kadar bunaltsa bile, çoğu Amerikan çalışanında olduğu gibi robotlaşmaya yakın kahramanımız, sadece hayatını sürmeye devam eder. Neredeyse amaçsızca.
Karen Eiffel(Emma Thompson), ünlü sayılabilecek bir yazardır. Kendine has bir tarzı vardır ve kitaplarında bu tarzdan vazgeçmez. Yayıneviyle yaptığı anlaşmaya binaen, bitirmesi gereken bir kitabı vardır ve yazarların başına gelebilecek en kötü durumlardan biriyle karşı karşıyadır: üretim sancısı.
Kitabına bir türlü devam edememekte, olayların arkasını bir türlü getirememektedir.

Ana Pascal(Maggie Gyllenhaal), okulu yarıda bırakıp pastane işletmeye karar veren genç ve güzel bir bayandır. Vergi borçlarını ödememekte inat eder ve bunun için kendince sebepleri vardır.
Bir sabah, kahramanımız Harold, gaipten bir ses duymaya başlar. Bu sesin en kötü tarafıysa dinlemeye çalıştığında duyulmamasıdır. Harold bir işle uğraşırken ses konuşmaya başlar, farkedip dinlemek amacıyla duruncaysa birden susar.
Bunlara anlam veremeyen Harold, hayatına devam eder, gizemli ses'e rağmen. Ona verilen yeni görevse, vergilerini ödemeyen bir pastaneci hanımdan bu vergileri tahsil etmektir.
Harold'la Ana'nın yolları bu şekilde kesişir.

Rutin hayatına giren bu inatçı ve güzel bayan Harold'u etkiler ancak Harold, işine sadık bir memur olmasının yanında aynı zamanda utangaç bir adamdır. Ana'yla olan ilişkileri bu yüzden biraz garip, biraz da komik bir şekilde ilerler.
Diğer taraftan gaipten gelen sesin peşini bırakmayan Harold, bu sesle ilgili aklına takılanları sormak için Edebiyat Profesörü Jules Hilbert'le(Dustin Hoffman) irtibata geçer. Profesör Hilbert'se, onu yönlendirebileceği en iyi kişinin yazar Karen Eiffel olduğuna kanaat getirir.

Enteresan bir hikayeyi, enteresan bir yolla anlatan bu film, izlemediyseniz bir an önce izlemeniz gereken bir film. İçindeki dramı trajikomik bir yolla seyirciye sunarken, yer yer romantizmi de ilave etmeyi ihmal etmiyor.
Filmin fragmanı:

Cumartesi, Temmuz 11

Haftasonu Tavsiyesi #4: In Bruges

Son döneme ait suç filmlerinde gözle görülür bir akım başladı: Komik ve eğlenceli kötü adam figürleri oluşturmak. Evet, biliyorum, bundan yavaş yavaş sıkılmaya başladığımızı söylemek çok da yanlış olmaz. Korkarım sevgili senarist/yönetmen arkadaşlarımız bir klişe haline gelinceye kadar bu akımın peşinden koşacaklar. Ancak bu akım, In Bruges'i kötü bir film yapmaya yetmiyor, hatta çoğu klişe sınıfına girmeye aday şeyde olduğu gibi doğru şekilde kullanıldığında oldukça kaliteli bir yapıma da öncülük ediyor.
Önce filmin adına açıklık getirmek isterim, zira ben filmi izleyene kadar Bruges sözcüğüyle 'Bruge-giller' gibi bir aile kastedildiğini sanıyor, filmin ismininse aklımda derin yer eden 'One Night At McCool's' filminin ismi gibi bir şey kasdettiğini sanıyordum. Yani "Brugegiller'de olanlar" gibi bir aile komedisi falan sanıyordum filmi. Bu büyük yanılgı, "filmi izlemeden hakkında mümkün olduğunca az bil-izlerken mümkün olduğunca çok sürprizle karşılaş" politikamın bir ürünü tabii ki.
Bruges, Belçika'nın kuzeydoğusunda yer alan küçük bir şehir. Çoğu Avrupa şehrinde olduğu gibi ortaçağa ait mimari izleri taşıyor. Tabii -filmde belirtildiği kadarıyla- Bruges'in farkı, bu izleri çok iyi muhafaza etmesi. Tahmin edeceğiniz üzere filmin ismi de film hakkında ufak bir bilgi vermiş oluyor: Kahraman(lar)ımızın Bruges macerası.
Ray(Colin Farrell) ve Ken(Brendan Gleeson), para için çalışan iki suikastçidir. Filmse henüz başladıkları bir görevi tamamladıktan sonra patronlarından aldıkları bir talimatla bir müddet gizlenmek için Bruges'a gitmeleriyle başlar. Birbirleriyle kan bağları olmamasına karşın iki kardeşi andıran kahramanlarımızdan genç olan Ray, bir küçük kardeş gibi mızmızlanmayı kesmez, ona nazaran biraz daha yaşlı olan Ken ise onu yatıştırmaya çalışan bir abi havasındadır, ne olursa olsun burada iyi vakit geçirmeleri ve şehri mümkün mertebe gezip görmeleri, tatillerinin keyfine bakmaları gerektiği fikrindedir.
Ken ve yanında zoraki getirdiği Ray, şehrin içinden geçen nehriyle, binaların verdiği gotik havayla ve kendine has atmosferiyle özgün bir niteliğe sahip bu küçük şehirde vakitlerini harcamaya koyulurlar. Mızmız kardeş Ray her ne kadar zorlanarak dışarı çıkarılmış olsa da, cücelerle alakalı bir filmin çekildiği bir film setinde gördüğü bir kızdan, Chloë'den(Clémence Poésy) etkilenerek çekilmez tatilini güzelleştirmek adına bir fırsat yakalamış olur. Ray Chloë ile vakit geçirmeye koyulurken, Ken'i ise bir başka görev beklemektedir.
In Bruges'in öyküsü hakkında söyleyebileceklerim bu kadar. Sıradışı bir hikaye gibi görünmese de içinde barındırdığı küçük hikayeler ve ayrıntılarla film farkını ortaya koyuyor. Küçük bir şehirde, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az karakterin kısa süreli birlikteliğinden doğan hikayesi, izleyicinin filmin atmosferinden uzaklaşmasına izin vermeyen öyküleme tekniğiyle yoğrulup, üzerine Bruges gibi bir ortaçağ şehrinin havası eklenince ortaya tadından yenmez bir suç-komedi filmi çıkmış oluyor.
Filmin Fragmanı:

Cumartesi, Temmuz 4

Haftasonu Tavsiyesi #3: The Big Lebowski

3. haftamızda, haftasonu için tavsiye edeceğim film, Coen Kardeşler'in yazıp yönettiği 1998 yapımı The Big Lebowski. Coenler'i geçtiğimiz sene 4 Oscar ödülü alan No Country For Old Men'den hatırlarsınız. Bu film çok daha öncesinde çekilmiş elbette, üstünden 11 yıl geçmiş, dile kolay.
The Big Lebowski, 'absürt komedi' diye tanımlanan sınıfın atalarından sayılabilecek bir film. Komediyi dolambaçlı, düşündürücü ya da imalı yollardan değil, en saf haliyle, olduğu gibi seyirciye sunan bir yol benimsiyor kendine. Absürtlük ise olayların bütününden süregeliyor, bir olay ya da bir sözden öte, olayların bütünü de başlı başına absürtlük ve bir o kadar da mizah taşıyor.
Jeffrey Lebowski(Jeff Bridges), kendisine çevresindeki insanların "ahbap" (dude) şeklinde hitap ettiği baş kahramanımız, kendi halinde bekar hayatı süren orta yaşlarda bir bowling oyuncusudur. En büyük tutkusu olan bowling için hayatının önemli bir bölümü salonlarda geçer. Hayatın tadını basit zevklerden çıkaran Bay Lebowski, bir gün evinde beklemediği bir sürprizle karşılaşır. Tanımadığı iki adam, onu pataklayarak 'para'nın nerde olduğunu sormaktalardır. İşin garibi Lebowski'nin paradan puldan haberi yoktur. Adamlar yanlış kişiyi patakladıklarını anladıklarında, gitmeden önce son bir kötülük yapıp Ahbap'ın halısını pislerler ve çıkar giderler. Lebowski bu olayın etkisinden kurtulamaz, başka bir Lebowski'yle karıştırılıp dayak yemesinden çok, pislenen halısı dert olur kendisine. O da çareyi yeni bir halı parası istemek için gerçek Lebowski'nin peşine düşmekte bulur.Ahbap, birdenbire kendini çekilmez ama vazgeçilmez arkadaşı Walter(John Goodman) ve Donald'la(Steve Buscemi) birlikte bir maceranın ortasında bulur. Enteresan olayların ardı arkası kesilmez ve 3 arkadaş bu olayların arkasından gitmekten vazgeçmezler. Bu olayların tam ortasında yer alan Ahbap'ın hayatına aynı zamanda zengin olan Lebowski'nin enteresan kızı Maude Lebowski(Julianne Moore) girer. Olaylar dışarıdan bakınca her ne kadar gizemli ve tehlikeli görünse de Ahbap ve arkadaşları bütün bu olayların içine balıklama girerken filme ilginç bir hava katarak absürt ama komik ve enteresan bir espri anlayışıyla filmin seyrinde oluşan farklılıkta baş rol oynarlar.Haftasonu tavsiyesi olarak genelde tavsiye etmeyi tercih komedi ağırlıklı filmlerden bir diğeri olan The Big Lebowski, Bowling, komedi ve absürtlük temalarının eşsiz oranda karışımıyla oluşturduğu atmosferin yardımıyla size Ahbap'ın dünyasında keyifli dakikalar yaşayacağınız bir seyir zevki sunacaktır.
Filmin Fragmanı:

Cuma, Haziran 26

Haftasonu Tavsiyesi: My Sassy Girl

Günümüzde piyasada en çok yankı uyandıran film türlerinden birisi de tabii ki 'romantik komedi'. Geniş bir seyirci kitlesine hitap etmesi, az bütçe gerektirmesi, popülaritesinin uzun bir zaman aralığını kaplayabilme şansının yüksek olması gibi nedenler romantik komedi türünün avantajlarının başında geliyor yapımcılar için. Hal böyleyken ortalık romantik komedi türünden filmlerle dolup taşabiliyor, doğal olarak. Bu romantik komedi bolluğunda, belli başlı yönetmenlerin yapımları haricindekiler birer fiyasko niteliği taşıyor. Her ne kadar vizyona girdiklerinde belli bir gişe hasılatını garantileseler bile, uzun ömürlü bir yapıt olmaları bu kadar kolay olamıyor.Hepimizin bildiği gibi, dünya sinema sektörünün kalbi Amerika'da, Hollywood'da atar. En kaliteli yapımlar oradan çıkmıştır çünkü. Ya da öyle gösterilir. Oysa ki Hollywood'un şansı, Amerika'nın sinema sektörü olmasıdır. Başarılı görünen bir çok yapıtın arkasında bilinmedik, ya da göze çarpmayan gerçekler yatabilir. Örneğin bir kaç sene öncesinde en iyi film dalında oscara layık görülen Köstebek / The Departed, aslında uzakdoğuya ait bir yapımın Amerikan uyarlamasıdır. Ya da dikkati çekmek isteyen bazı yönetmenler, filmlerini Hollywood çatısı altında kayda alırlar, Hollywood starları kullanırlar, Wanted'in yönetmeni Timur Bekmambetov gibi.
Herneyse, lafı fazla uzatmadan sadede gelelim, isimlerle kafaları fazlasıyla karıştırmamak lazım. Hollywood'un bu akıllı çalma-kopyalama-pazarlama teknikleri farklı bölgelerden bir çok filmin arka planda kalmasına sebep olabiliyor bazen. Özellikle uzakdoğu yapımı filmler dış piyasalarında hakettikleri ilgiyi bulamayabiliyorlar. Ya da fazla dikkat çekerlerse Amerikanlar icabına bakıyor. Farzı-ı misal bir arkadaşıma Kore yapımı bir filmi tavsiye ettiğimde "Ne acelesi var, bu kadar iyiyse zaten Amerikanlar yeniden çeker, o zaman izlerim." dediğini hatırlıyorum. Bu bile anlatmaya çalıştığım şeyi çok güzel örnekliyor.
Peki ben ne anlatmaya çalışıyorum? Bir film tavsiye edecek, kısa bir tanıtım yazısı yazacaktım, nerden girip nerden çıkmışım ben de anlayamadım. İşin aslı bütün bu duygularım tavsiye edeceğim filmin de Amerikanlar tarafından 2008 yılında yeniden çekilmesiyle depreşti sanırım. Bu sefer haftasonu tavsiyesi olarak seçtiğim film 2001 yapımı bir romantik komedi: My Sassy Girl (Yeopgijeogin geunyeo / Hırçın Sevgilim).Film, standart bir hayat süren kolej öğrencisi Kyun-woo ile 'hırçın' sevgilisi Ji-hyun Jun arasında geçenleri konu alıyor geneline bakıldığında. Ancak onların ilişkisi pek de sıradan bir ilişki değil maalesef. Herşey, bir öğrenci hayatı süren Kyun-woo'nun metro yolculuğu sırasında, aşırı alkol alıp kendinden geçerek bayılan Ji-hyun Jun'u tanımasıyla ve kurtarmasıyla başlıyor. Tabii ki işler Kyun-woo için bu kadar da kolay olmuyor. Zira hırçınlığı, asabiliği ve inatçılığıyla tam bir 'kapalı kutu' olan Ji-hyun Jun onun başına türlü türlü işler açıyor. Kyun-woo ise tüm bunlara dayanıyor ve onunla birlikte olmayı başarıyor. Zaman geçtikçe ve ilişkileri ciddileştikçe birtakım engeller boy göstermeye başlıyor ve komedi ağırlıklı ilerleyen film romantizme doğru yavaş yavaş kayıyor. Tüm bu olaylar gerçekleşirken, Kyun-woo'ya özellikle dış dünyasında, Ji-hyun Jun'a ise iç aleminde bu ilişkinin zorluklarıyla başa çıkmak düşüyor.Hırçınlığının ve huysuzluğunun altında geçmişe dair acı verici ve dramatik anıları barındıran Ji-hyun Jun ile herşeye rağmen onunla olmak için çabalayan Kyun-woo'nun başrolü oynadığı bu hikaye boyunca film, seyirciye, komedinin altına gizlenmiş romantizmi ve hatta yer yer dramı yaşatmayı başarıyor. Kendi içinde oluşturduğu ufak hikayeler ve birbirinine ağır ağır bağlanan merak uyandırıcı semboller de filmin sürükleyiciliğini de arttırıyor. Bu bağlamda seyirciye eşsiz bir seyir keyfi sunan film, hem akıllı mizah anlayışı ile seyirciye kahkaha dolu dakikalar sunabiliyorken hem de içindeki duygu yüküyle derin izler bırakabiliyor.
Not: Şimdi baktım da filmden öyle bir bahsetmişim ki film dram ve romantizm yüklü gibi duruyor, aldanmayın, son yarım saatine kadar komedi ağırlıklı aslında. Fragmanı izleyin en iyisi.

Cuma, Haziran 19

Haftasonu Tavsiyesi: Charade

Blogu tekrar açmamın şerefine yeni yeni adetler edineceğim artık. Bunlardan ilkini sizinle tanıştırmış bulunuyorum: Haftasonu Tavsiyesi. Evet, artık bir terslik olmazsa her haftasonu için bir film tavsiyesinde bulunacağım.
İlk haftasonu tavsiyem olacak film 1963 yapımı. Biraz eski, ama bulup izleyebilirseniz çok keyif alacağınızı düşünüyorum: Charade.

Charade, benim öncelikli olarak daha önce performansını izleme fırsatı bulamadığım meşhur Hollywood yıldızlarından Audrey Hepburn'ün performansını görme ümidiyle izlemeye niyetlendiğim bir filmdi. Ancak diğer yandan tereddüt de ediyordum izlemekte, zira eski yapımlara her daim mesafeli durmaya çalışmışımdır. Eski yapımlar, yapıldıkları döneme her ne kadar damga vurduysalar da, günümüzde onlardan beslenen çoğu film bize eski yapımlarda sıradışı bulgulara rastlama şansı sunmaz pek. Öyle ya, 1960 yılında dönemin insanlarını çılgına çeviren yeni teknikler, ya da sinemografik açıdan alışılmışın dışında sunulan şeyler, günümüze dair birer 'klişe' konumunda olabiliyor bazen maalesef.Bu karmaşık duygular içerisinde, çekingen bir şekilde açtım filmi, en başta "başına bir göz atarım, hoşuma giderse sonra devam ederim" gibi pervasız bir düşünce vardı kafamda dürüst olmak gerekirse. Ancak film, daha giriş bölümünden itibaren etkisi altına aldı beni, ilerledikçe de şaşırtmayı başardı.
Yazının sonunda izleyebileceğiniz fragmanda da gösterildiği gibi, Charade, gizem, komedi ve romantizmi harmanlayarak seyirciye sunan bir film. Bu yaptığı işin hakkını verdiğini de söyleyebilirim gönül rahatlığıyla. Evliliğinden memnun olmayıp en kısa zamanda boşanmayı planlayan bir kadının, Regina Lampert'in (Audrey Hepburn), eşinden yeni boşanmış bir adamla, Peter Joshua'yla (Cary Grant) tanışmasıyla başlar film. Daha sonra tatilden dönen Bayan Regina'yı evinde bir takım sürprizler beklemekte, gizem dolu olaylar gerçekleşmeye başlamaktadır. Tüm bu gizemin içinde de hayatına Bay Peter dahil olur Bayan Regina'nın. Filmse bundan sonrasında birbiri ardına gerçekleşen şüphe dolu olayları komik ve romantik bir havada servis ederek ilerlemeye devam eder.
Atmosferinde geçireceğiniz 2 saat boyunca film sizi zaman zaman güldürür, zaman zaman meraklandırır, bazense romantizm havası yaşatır size. Sonralarıysa her hatırladığınızda yüzünüze ufak da olsa bir gülümseme getirecek olan bu film, modern tabirle "Romantik Komedi" türünün atalarından biri kabul edilebilir.