Film Kritiği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film Kritiği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Nisan 30

Moon [2009]

Amerikanlar'ın filmlerinde Ay'a gidip gelmekten sıkıldığını sananlar hata etmiş olacaktır benim gibi. Her ne kadar 2009'da Vulcan, Spock, Pandora gibi gezegenleri görmüşlüğümüz olduysa da, Moon filminin hikayesi, bilmemkaçıncı kez Ay'da geçiyor. Tabii ki bunda filmin uzay filmi olmasından çok olaya başka bir boyutta bakmaya çalışmasının payı göz ardı edilemez.

Moon filmi, Ay'da keşfedilen ve Dünya'ya belli aralıklarla gönderilmesi gereken bir maddenin işlendiği bir uzay üssünde, burada çalışmak için 3 yıllık bir kontrata imza atmış ve eve dönüşüne az bir zaman kalmış astronot Sam Bell'in hikayesini anlatıyor. Sam Bell'in bu uzay üssündeki tek arkadaşı olan robot GERTY de filmde aktif olarak gördüğümüz diğer karakter.

Sam artık eve dönmek için günleri sayarken üste bir aksilik meydana gelir ve çıkıp uzay arabasıyla bir göz atmaya gitmesi gerekmektedir. Ancak yolda Sam'in başına enteresan bir olay gelir ve işler oldukça enteresan bir biçimde karışır. Bu noktaya kadar sıradan ve sıkıcı bir uzay filmi gibi görülen Moon, bu noktadan sonra başka bir konu, klonlama teknolojisi üzerine farklı bir yaklaşım getirir ve hikayenin psikolojik yönü ağırlık kazanır.

Anlattığını düşündüğümüz şeyi anlatmıyor olmasına rağmen Moon gene de fazla bir şey söylemiyor bizlere ve zaman zaman fazla sabır gerektiriyor. Hikayenin karmaşıklığını son ana kadar muhafaza ettiği için izleyiciye ufak bir merak aşılayarak ekran başında tutmaya çalışıyor. Küçük bir mekanda geçmesi ve karakterlerin azlığı, filme bazı anlarda boğucu bir hava veriyor. Her ne kadar ikinci yarısında ufak sürprizler yer alsa da film bittiğinde bize fazlasıyla kompleks sunulan konunun oldukça yüzeysel ve basit olduğunu görmek de ayrı bir hayal kırıklığına dönüşüyor.

Üzerine söylenebilecek fazla da bir şey yok Moon'un. Bana göre biraz abartılan ve bu abartılışında The Hurt Locker'da olduğu gibi Amerikanlar'ın milli duygularının rol oynadığı bir film. Derdi uzayda mesafeler kat etmek ve yeni ırklar keşfedip onların topraklarını istila etmek olmasa da bu farklı olma çabası yeterli gelmiyor ve ortalama bir film olmaktan öte gidemiyor.

Film için Sinema Vesaire notu: C+

Perşembe, Nisan 29

Dancer In The Dark [2000]

Söz konusu bir annenin evladı için yapabileceği fedakarlıklarsa şüphesiz buna sınır koymanın imkanı yok. Dancer In The Dark, bir annenin çocuğunun gözündeki hastalığı iyileştirmek için yaptığı sonu gelmez fedakarlıkların müzikal hali. Lakin müzikal denince akla gelen çoğu filmin aksine bu film fazlasıyla acı, ümitsizlik ve dram taşıyor sırtında.

Selma Jezkova, insanın gözlerine yaş ilerledikçe daha çok zarar veren ve orta yaşlara gelindiğinde körlükle sonuçlanan genetik bir göz hastalığına sahiptir ve oğlu da aynı hastalığı taşımaktadır. Bu hastalığın tek tedavisi pahalı bir ameliyattır ancak bu ameliyat için hastanın 13 yaşını geçmemiş olması gerekmektedir. Selma için bu ameliyatın artık imkanı yoktur ancak onun tek istediği oğlunun gözlerini kurtarabilmektir.

Bu ümitlerle Çekoslovakya'dan Amerika'ya göç eder ve gece gündüz demeden ameliyat parasını biriktirebilmek için çalışır. Artık paranın tamamlanmasına çok az bir süre kalmıştır ve oğlu Gene de 13 yaşına yaklaşmaktadır. Ancak Selma'nın gözleri artık iyice göremez hale gelmiştir ve fabrikada dahi işleri ezberlediği kadarıyla yapmaya çalışmaktadır. Hem görme yetisi, hem de süresi nihayete ermek üzere olan Selma parayı tamamlamak için ne gerekiyorsa yapmaya kararlıdır. Ancak herkesten sır gibi sakladığı para kısa bir süre sonra başına büyük dert açar ve Selma'nın hayatı beklediğinden daha erken kararmak üzeredir.

Filmin hikayesi oldukça etkileyici. Yönetmen Trier'in ve başroldeki Björk'ün bu hikayeyi beyaz perdeye aktarırken ortaya koydukları performans da öyle. Özellikle dram yönünden başarılı bir film Dancer In The Dark. Ancak çekimlerde yönetmenin kamerayı sabit tutmama tercihi tartışılır zira bu tür sahneler bazen amatörce gözükebiliyor. Aynı şekilde müzikal sahneleri filmin çok dışında duruyor, görüntü yönetimi anlamında o sahnelere ayrı bir ton ve hava verilmesi bir nevi filmden kopuk durmalarına sebep oluyor. Ancak filmin müziklerinin başarılı olması bu açığı örter nitelikte.

Selma'nın hikayesi ilerledikçe izleyiciye daha çok ümitsizlik ve karamsarlık aşılıyor. Olay örgüsünün işlenişindeki ustalık kendisini film sona yaklaşırken dramatiklikte zirve yapışı ile açığa çıkarıyor. Bir noktadan sonra müzikalin adı kalıyor ve Dancer In The Dark tam anlamıyla bir "ağıt" halini alıyor. Ve bu ağıt, Selma'nın ağıdı, gene kendi şarkılarıyla son buluyor.

Sonuç olarak Dancer In The Dark, ağır dram sevenleri tatmin edecek türden bir film. Bir müzikal olarak da başarılı denilebilir. Selma'nın hikayesinde hepimizin kendinden bir şeyler bulması mümkün.

Film için Sinema Vesaire notu: B+

Pazartesi, Nisan 26

Harry Brown [2009]

Harry Brown (Michael Caine), günümüz İngiliteresi'nde yaşayan, tek kızını yitirmiş ve karısı bir süredir komada olan yalnız bir ihtiyardır. Onun günlük hayatındaki tek arkadaşı, kendisi gibi yalnız yaşayan bir başka ihtiyar Leonard Atwell'dir. Harry'nin günleri hastanede komada yatan karısının yanında beklemekle ve Leonard'la barda satranç oynamakla geçmektedir.

Harry'nin yaşadığı mahalle, bir sokak çetesi tarafından uzun süredir istila altındadır ve akşamları kavgalar, hırsızlıklar, yaralamalar/cinayetler artık had safhaya ulaşmıştır. Bu çete Harry ve özellikle arkadaşı Leonard gibi iki ihtiyarı da fazlasıyla tedirgin etmektedir. Öyle ki Harry yolu üzerindeki yaya alt geçidini artık çetenin mekanı olduğu için korkusundan kullanamamakta ve uzun yolu tercih etmektedir, Leonard ise çeteden o denli tedirgindir ki artık korkusunu içinde gizleyemez olmuştur ve Harry'nin yanında da sık sık dile getirmektedir.

Harry'nin yalnız hayatı komadaki karısı Kath'in de ölümüyle daha çekilmez bir hal alır. Daha sonra o tünelde bir cinayet yaşanır ve bu Harry'nin büyük bölümünü yalnız geçirdiği hayatını daha da zor hale sokar. Derken emniyet, bu cinayeti araştırmak üzere bir detektif ve polisi davaya atar. Ancak onların da ellerinden pek bir şey gelmez ve Harry bu çaresizliğe daha fazla dayanamaz. Artık gerekeni yapması ve o tünele girmesi gerekmektedir...

Sosyal açıdan günümüz dünyasındaki/İngiliteresindeki sokakların durumuna büyüteç tutan film, aynı zamanda dramatik bir hikayeyle olayın vehametini daha açık bir şekilde gözler önüne sermekte. Kahramanımız Harry Brown'un başından geçen olayların sorumlularıyla yüzleşme çabası Michael Caine'in olağanüstü performansıyla daha heyecanlı ve epik bir hale geliyor. Film bu mücadeleyi epik bir hale getirirken en büyük sınavını gerçekçilikle veriyor ve gerçekçilikle kahramanlık arasındaki dengeyi iyi sağlayarak bu sınavdan geçer not alıyor.

Filmin temposu ilk yarısında zaman zaman düşse de bu hikayenin oluşumuna katkı sağlayacak sahnelerde olması gereken bir handikap olduğu için fazla rahatsız etmiyor. Görüntü ve sanat yönetimi açısından film oldukça iyi. Özellikle silahlı/kanlı sahnelerde son zamanlarda izlediğim en iyi görsel efektlere şahit oldum, bu noktada yönetmeni fazlasıyla takdir ediyorum. Oyunculuklarda az önce belirttiğim gibi Michael Caine yaşına, adına ve tecrübesine yakışır bir performans sergiliyor ve ona -üzerine fazla iş düşmese de- detektif Alice rolünde Emily Mortimer eşlik ediyor.

Netice itibariyle Harry Brown konusu, konuyu işlerken ele aldığı etkileyici hikayesi, görsel efektleri ve usta Michael Caine'iyle son yılların en iyi İngiliz filmlerinden birisi. Dram, suç filmi ve bilhassa Michael Caine severlerin kaçırmaması gereken bir film.

Film için Sinema Vesaire notu: B+

Cumartesi, Nisan 24

The Guitar [2008]

Melody Wilder, gırtlak kanseri olduğunu ve en fazla 2 ay kadar ömrünün kaldığını öğrenir. Maalesef -her ne kadar bir insanın hayatta alabileceği en kötü haberlerin başında bu gelse de- alacağı tek kötü haber bununla sınırlı kalmaz, aynı zamanda işinden de kovulmuştur. Ancak artık ölümünü bekleyen çoğu hastanın aksine O, kalan 2 ayda korkularının gerçeğe dönüşmesini beklemeye değil; hayallerinin peşinden koşmaya karar verir.

Önce eski kimliğine dair ne varsa onlardan kurtulur Melody. Bir nevi "başkalaşma" seansına girmiştir ve geçmişinden arınmak bu yoldaki en önemli adımdır onun için. Kalan 2 ayını kredi kartlarının limitlerinin ona izin verdiği kadar zengince yaşamaya koyulur. Yeni bir daire kiralar, yeni eşyalar ve yeni elbiseler edinir, yeni arkadaşlıklar ve ilişkiler içine girer, bir de çocukluğunda hayalini kurduğu elektro gitara sahip olarak günlerini onu çalmakla geçirir.

Ancak süresi dolarken Melody'nin hayatında işler beklediği gibi gitmemeye başlar ve kısa da olsa kalan ömrü karşısına tekrar kötü sürprizlerle gelmektedir.

Bir bütün olarak bakıldığında, basit ve klasik bir mesaj peşinde koşuyor The Guitar. Bu mesajı ilk ve son sahne dahil filmin tümüne yayıyor ve kahramanımızın hikayesi de bu mesajı doğrular nitelikte gelişiyor. Fazla sayıda karakter içermeyen filmde başrolümüz Saffron Burrows'un performansı tatmin edici. Özellikle ölümü bekleyen bir insanın umutsuzluğunu simgeleyen ifadeyi yüzüne ustaca yansıtışı takdire şayan. Ayrıca kurgu olarak film sürekli parantezler açtığı için o parantezlerin kapanmasını beklemek izleyicinin filme olan ilgisini daha iyi tetikliyor.

Ancak her basit ve klasik mesaj verme kaygısı taşıyan filmde olduğu gibi The Guitar'da da bu mesajın klişeleşme tehlikesinin filmin omuzlarındaki yükü maalesef filme ağır geliyor ve zaman zaman film aşırı bayağı bir hal alıyor. Aynı zamanda diyaloglar zayıf ve olay örgüsü çok yüzeysel. Film bu eksilerle bir önceki paragraftaki artılar arasında gidip geliyor ve bazen iyiye çok yakın, bazense çok kötü ve sıradan bir görünüme bürünebiliyor. Sonuna gelindiğindeyse en azından izleyicinin zihninde açılan parantezlerin tamamı kapanıyor ve film zayıf yönleri bulunsa da bütün bir mesaj halini almayı başarıyor.

Film için Sinema Vesaire Notu: B-

Pazartesi, Nisan 12

Los Abrazos Rotos (Broken Embraces/Kırık Kucaklaşmalar) [2009]

Romantik filmlerin adından söz ettirebilecek kaliteye sahip olması için artık sadece birbirlerine kavuşamayan iki aşık barındırması yeterli gelmiyor. Bu janrın ekmeğini son kırıntısına kadar yiyen yapımcıların filme ait hikaye noktasında üretkenlikleri arttıkça iyi kabul edilen bir yapım ortaya koyma şansları da artıyor. İşte hikaye noktasında bu üretkenliğin mahsülü olan bir yapım Kırık Kucaklaşmalar.

Film, yazar Harry Caine'in hayatındaki sıradan bir günle başlıyor ve gelişen olaylar, filme Harry'nin geçmişine inmek için gerekli olan zemini hazırlıyor. Yazarlığından önceki geçmişinde yönetmenlik yapan Harry'nin başından geçen tutkulu ancak zor ve dramatik bir aşk hikayesi filmin ardında boylu boyunca uzanıyor. Bu aşk, Harry'nin hayatını ciddi biçimde etkiliyor ve mevcut kişiliğinin oluşumunda esas rolü oynuyor.

Harry'nin geçmişi, zengin kocası Ernesto'nun kendisine sapıklık derecesinde bağlı olduğu yasak aşkı Lena üzerine kurulu. Bu geçmişte Lena hayatından kaçabildiği kadarıyla Harry'ye sığınıyor ve bu sığınış aralarındaki daha da aşkı alevlendiriyor. Neredeyse imkansız bir aşkın avucuna düşen Harry ile altın kafeste olmasına rağmen etrafını kuşatan mutsuzluğa tek çareyi Harry'de bulan Lena, 3. kişiye yani Ernesto'ya direnişi göze alıyor. İki sevgilinin bu mücadelesi olayları farklı bir boyuta taşıyor ve filmin hikayesi bu noktada özgünlük kazanmaya başlıyor.

Yapı itibariyle düz bir film Kırık Kucaklaşmalar. Bu kavramı açmak gerekirse film, imgeler üzerine farklı anlamlar yüklemeye ya da kendi içinde küçük ironiler, göndermeler yapmaya çalışmıyor ve söyleyeceklerini doğru zamanda açık bir biçimde söylüyor. Dolayısıyla bu konudaki doğru zamanlaması filmin uzunluğunun seyircinin ilgisini baltalamasına engel oluyor ve film ekran başındakileri uyanık tutarak kozlarını idareli kullanmasını biliyor. İşte bu noktada işe gizem katarak sınıfındaki filmlerden ayrı bir yere konulmayı hak ediyor.

Son tahlilde düz ve uzun gözükmesine rağmen etkileyici hikayesi ve bu hikayeyi iyi işleyişiyle izlenmeye değer bir film niteliği kazanıyor Kırık Kucaklaşmalar. Yılların eskitemediği Penélope Cruz da her zamanki gibi adına yakışır bir role daha imzasını atıyor.

Film için Sinema Vesaire notu: B-

Pazar, Nisan 11

Hayat Var ve Sanat Filmleri

İzleyici ve popülarite anlamında ibre hala absürt ve seviyesiz komedilerden yana görünse de Türk Sineması uluslararası platformda adından söz ettirebilecek kalitede, dikkat çekecek derecede imge ve derinlik yüklü yapımlar da çıkarmıyor değil son zamanlarda. Şüphesiz bu akımın öncülerinin izinden gelen yönetmenlerden birisi de Reha Erdem.

İşte Erdem'in Kosmos'tan bir önceki filmi Hayat Var da ülkemizde yeterince olmasa da Avrupa'da birtakım festivallerde göze çarpmış ve övgüler almış bir film. Kısa bir süre önce izleme şansı bulduğum film için benim görüşlerim de oldukça olumluydu.

Film, Hayat adında bir ortaokul öğrencisinin hayatını, İstanbul portreleri ve Arabesk esintileri eşliğinde anlatıyor. Hayatı okuldan ve evden ibaret olan Hayat, annesinden boşanmış olan babası ve ciğerlerinde ileri derecede hastalığı bulunan yarı-yatalak dedesi ile birlikte yaşamaktadır. Babası para kazanmak için yasadışı faaliyetlerde bulunurken kızını da çoğu zaman kendi başına bırakmaktadır. Her ne kadar Hayat'ın ailevi sorunları okuluna da aksetmişse de Hayat bu hayattan sığınacağı tek yer olan okulunu da bırakmak istemez.

Hayat'ın okul ve ev yaşantısında çevresindeki karakterlerle farklı farklı ilişkileri vardır ve filmdeki her bir ilişki ayrı bir yan hikaye niteliği taşımaktadır aynı zamanda. Film de Hayat'ın hayatındaki bu hikayeler üzerine kurulu bir yol izler.
Filmin ayakta tutan bu hikayelerden her birinin kendi içinde barındırdığı tutarlılıklar ve hikayelerin özgünlüğü filme ayrı bir güç katıyor şüphesiz. Bunun yanında Erdem'in filminde çizdiği karakterler oldukça güçlü ve çelişkisiz. Görüntü yönetimi boyutundaysa İstanbul'u bu denli iyi kullanabilen yönetmen sayısı çok çok azdır ve Erdem bu filmiyle bu isimler arasında önemli bir yer edinmiştir kendine. Sahnelere ilmek ilmek dokuduğu İstanbul manzarasının üzerine serpiştirdiği Arabesk müziklerin filme kattığı alaturka tatsa eşine az rastlanır cinsten. Ses yönetimi sadece müzikleriyle değil her yönüyle de eksiksiz bir film Hayat Var.

Burada son bir parantez açıp yazıyı noktalamak lazım. Sanat filmi deyince çoğu izleyicinin yıkılmaz önyargıları vardır ve hemen herkesin aklına uzun, sıkıcı, anlamsız yapımlar gelir. Evet, sanat filmi senaryosuyla ya da performanslarıya izleyiciyi doyurmak niyetinde değildir ancak bir filmin kalitesini sadece senaryo ya da oyunculuklar belirlemeyebilir. Önemli olan izleyicinin sinemadan ne beklediğini bilmesidir ve kendisinden övgüyle bahsedilen her filme tam not vermek için giderse seyirci, filmden ne beklediğinden zerre haberi yok demektir.

Öte yandan "sanat filmi" kavramının arkasına sığınarak saçma sapan işler çıkaran nice yönetmenler vardır ki oluşan bu önyargılar sebebiyle giyotine gitmesi gerekenler sanat filmleri değil bu insanlardır. Oysa ki sinemanın kendisi bir sanattır ve izleyiciyi etkisi altına alabilen her şey, bu etkinin sebebinin ne olduğunu kat'i surette bilmeye gerek olmaksızın, iyi bir sanat eseridir.

Sonuç itibariyle Hayat Var benim nezdimde iyi bir filmdir ve vakit oldukça bu blogda daha çok yer bulacaktır.

Pazar, Mart 7

Kırmızı Halı 2010: District 9 [2009]

Ben fikrimi peşinen söyleyim, bence 2009 yılının en iyi filmi District 9'dur. Oscar penceresinden bakacak olduğumuzda aynı performansı gösteremeyecek olsa bile.

İnsanoğlu-uzaylı ilişkileri, yeni evrenleri ve canlı türlerini keşfetme, onlarla birtakım ilişkiler içinde bulunma gibi konular teknoloji ilerledikçe doğal olarak sinemada daha fazla yer buluyor. Bu kavramları konu alan filmlerin de sınıfında farklı bir yere sahip olabilmek için, konuya farklı bir açıdan bakması, bir bakıma tabuları yıkması elzem hale geliyor. İşte konuya bu farklı bakış açısıyla yaklaşabilen, bilindik figürler üzerinden ilerlemek yerine olayı daha ilgi çekici ve etkileyici hale getirebilen bir film District 9.

Yeryüzüne bir uzaylı gemisi iner ve içerisinden yüzbinlerce uzaylı çıkar. Gemilerinin ana kumanda bölümü kayıptır ve geri dönüş şansları kesinlikle yoktur. Aynı zamanda bu uzaylılar bildiğimiz "hedefi insanlığı yok etmek" türünden yaratıklar değildir ve aslında bir bakıma "işçi sınıfı" statüsünde, kolayca hükmedilebilecek bir düşünce yapısına sahiplerdir. Hükümet, uzaylılar için tellerle çevrili ve yüksek askeri güvenlik altında bir bölge inşa eder ve uzaylıları insanlardan az-çok soyutlamayı başarır.

Ancak insanlar herşeye rağmen uzaylıların daha uzak bir bölgede konumlandırılmaları için yönetim üzerinde büyük bir baskı oluşturur ve uzaylıların taşınması kararı alınır. Bunun için bir bakıma kendi haline bırakılan bu kenar mahallelerinden oluşan küçük şehre girilip her uzaylının imzasının (daha doğrusu el izinin) alınması gereklidir. Bu göreve filmin esas karakteri olan Wikus Van De Merwe atanır. Van De Merwe, iyi niyetli ve mutlu bir insandır. Ancak uzaylılarla birebir muhatap olmak zorunda kalan Van De Merwe, önce bir enfeksiyon kapar ve daha sonra bilimsel olarak önemli bir örnek haline gelir. Bu görev, onun hayatının seyrini tamamen değiştirir.

Filmi övmeye nerden başlasam kestirmek güç gerçekten. Filmin en başta size verdiği belgesel havası filmin en önemli farklarından birisi. Olaylar bazen ropörtajlarla ve anlatımlarla ilerliyor ve film bir belgesel havasında, sanki tüm bunlar gerçekten olmuş gibi bir görünüm kazandırıyor konuya. Böylece izleyicinin tamamen filme yoğunlaşmasını sağlıyor ve aksiyon başlamadan önce gerekli altyapıyı hazırlıyor.

Görsel efektler ise filme dair olağanüstü ayrıntılardan bir diğeri. Uzaylılara ait silahlar oldukça yüksek bir tesir gücüne sahip olduğundan film zaman zaman havada uçuşan et parçacıklarından ve kan damlalarından, bombalardan ve şarapnellerden ibaret hale gelebiliyor. Tüm bu efektler ustaca işlendiğinden yaşattığı görsel deneyim de fazlasıyla iyi hale geliyor.

Ayrıca Van De Merwe kendisini izleyiciye sevdiren bir karakter olduğundan hikayesi daha özgün bir hal alıyor. Karaktere olan sempatimiz bize hikayenin dramatik anlarını daha iyi yaşatıyor.

Son tahlilde District 9, son yıllarda yapılmış en iyi bilim kurgu ve türe inecek olursak uzaylı filmlerinden birisi ve mutlaka izlenmeli. Oscar şanslarına ise diğer filmlerle birlikte aynı başlık altında değinmek daha doğru olacaktır.

Film için Sinema Vesaire Notu: A-

Kırmızı Halı 2010: Avatar [2009]

Avatar'ın kritiğini bloga(buraya) yazmamıştım. Sinemabed.com için yazdığım kritiğe bu adresten erişebilirsiniz. Filmi izlediğim gün düşündüklerimle bugün düşündüklerim arasında pek bir fark yok. Bence Avatar gereğinden çok fazla abartıldı ve görsel efektleriyle kullandığı teknoloji dışında çok da sıradışı bir film değil. Unutmamak lazım sinemada 3 boyutlu gözlüklerle, dev ekranla ve ses sistemleriyle verdiği keyif nadiren bulunur ve aslında böylesine filme adanmış bir ortamda dikkat kesilip izlenildiğinde evinizde uzanıp izledikten sonra beğenmediğiniz nice filmler sayabilirim size.

Gene de, James Cameron'un filme verdiği emek ve ortaya çıkardığı iş büyük saygı hak ediyor. Ama Akademi'nin bu yıl adaylar arasında teknolojisi ve görselliğiyle diğerlerinden farklı bir konuma sahip olan bu filme nasıl yaklaşacağı hakkında hiç bir fikrim yok desem yeridir. Oscar adaylarını ayrı bir başlıkta tartışacağımız için bu konuyu şimdilik burada kapatalım.

Çarşamba, Mart 3

Kırmızı Halı 2010: The Blind Side [2009]

Arşivden bir yazıyı Kırmızı Halı 2010 başlığı altında paylaşalım bugün. En iyi film Oscarına aday olacağını ummadığım için adaylar açıklanmadan kritiğini yazmıştım filmin. Ancak filmdeki karakter Amerika'da büyük bir isme ve önemli bir hikayeye sahip olduğu için aday olması çok da abes değildi. Yazıyı önceden okuyanlar için filmin Oscar şansına peşinen değinelim: Düşük. Zira konuyu fazlasıyla optimist bir üslupla ele alıyor ve duygular üzerine yeterince büyüteç tutmuyor. Hayattan bir parça olmasına rağmen hayattan bir parça gibi değil, film gibi durmaktan öteye gidemiyor.

Filmin Kritiği:
Hayat farklı karakterlerin farklı hikayelerinden oluşan bir bütün. Kimi hikayeler sıradan, kimileri ise sıradışı. Bazıları umut verici, bazılarıysa umutsuzluğa düşürücü. Bilmiyordum The Blind Side'ı izlerken gerçek bir hikayeden uyarlama olduğunu. İzlemeyi bitirdikten sonra öğrendim ki Amerikan Futbol Ligi'nin en iyi savunmacılarından Michael Oher'ın gerçekte duysak "film gibi" sözleriyle nitelendireceğimiz hikayesini anlatıyormuş The Blind Side. Afişte de söylediği gibi, O'nun "olağanüstü" hikayesini.

Michael, Amerikan banliyölerinde büyümüş zenci bir çocuktur. Henüz lise çağlarındadır ve ailesi tarafından terk edilmiştir. Gitti her okuldan atılan, okuma yetisi oldukça düşük ve notlarının çoğu tabana vurmuş çok zayıf bir öğrencidir. Ancak "topla oynanan her oyun"u başarıyla oynayabilmektedir. Onun bu yeteneğini gören bir spor öğretmeni, kendi futbol takımında oynatmak için ne pahasına olursa olsun okuluna kaydettirmek ister ve güç de olsa bunu başarır.

Ancak bir sorun vardır. Michael'in spor takımına girebilmesi için derslerinden de iyi notlar alabilmesi ve her ders için 2.5 ortalamayı geçebilmesi gereklidir. İşte bu sorunlarla nasıl mücadele edeceğini bilemeyen Michael'i zengin Tuohy ailesinden anne Leigh Anne (Sandra Bullock) sokakta başıboş bir halde bulur ve ona yatacak yer verir. Bu sıcak ortam bir süre sonra Michael'in yuvasına dönüşecek ve kariyerine giden yolda ona her türlü imkanı sağlayacaktır.

Filmin adının duyulduğu her yerde bahsedilen bir başka şey daha var ki o da Sandra Bullock'un Leigh Anne rolündeki performansı. Dinine bağlı ve yardımsever bir anne olan Leigh Anne, aynı zamanda zayıf yönlerini kendine saklamayı bilen ve dışarıya oldukça güçlü görünebilen bir kadındır. Bu karakteri başarıyla canlandıran Sandra Bullock ise görünen o ki kendinden daha çok söz ettirecek ve büyük ihtimalle önümüzdeki Oscarlarda güçlü bir aday olacak.

Bunun yanında filmde işlerin hep rast gitmesi zaman zaman olayların gerçeklikten uzağa düşmesine sebep olabiliyor. Belki de tamamını bilmediğimiz Michael'in hikayesinde de herşey böyle gidiyordu ve onu "olağanüstü" yapan şey de buydu. Hikayenin Amerika'nın kendine özgü bu sporunun popüler oyuncularından birine ait olması ise gişe ve reyting anlamında filmin en büyük avantajı kuşkusuz.

Sonuçta The Blind Side, ailenizle hoşça vakit geçirmek için izleyebileceğiniz türden, optimizm dolu o sıcak filmlerinden bir tanesi. Bu büyük başarı hikayesi, Oscarların öncesinde görülmeye değer filmlerden bir tanesi olarak sinema tarihindeki yerini alıyor.

Film için Sinema Vesaire notu: B

Pazartesi, Mart 1

Kırmızı Halı 2010: The Hurt Locker [2008]

Gün yok ki Hollywood'un film yapımcıları Amerika'nın içinde bulunduğu savaşları ısıtıp ısıtıp önümüze sürmesinler. Vietnam ve 2. Dünya Savaşı'nı iliklerine kadar sömürdükten sonra yakın geçmişteki Irak Savaşı'ndan da kendilerine pay çıkarmaya başlamaları kaçınılmazdı. Nitekim konusu Irak'taki bu savaş olan filmler mantar gibi türedi son yıllarda.

Ancak sıcak savaş ile soğuk savaş arasındaki fark ister istemez bu filmlerin tarzını da etkiledi. Aksiyonun dozunu düşürmek ve kalan boşluğu dram ile doldurmak zorunda kaldı yapımcılar. Bu bağlamda adı savaş filmi olmasına rağmen düşük tempolu yapımlar hakim oldu piyasaya. Bu doğal olarak izleyici kitlesinin sayısını etkiledi ve Saving Private Ryan, Pearl Harbor vb. aşırı rağbet gören savaş filmlerine yenileri dahil olamadı.

Elbette filmlerin değindiği konu hassas olduğundan filmin bu konuya yaklaşımı oldukça önemli. Olayları tek taraflı yorumlamak tepki toplayacağı gibi filmin gerçekçiliğini ve samimiyetini de oldukça baltalıyor. 2 paragraftır üstünde durduğumuz bu kriterler deyim yerindeyse eleğin gözlerini küçültüyor ve alta düşebilen film sayısı da oldukça azalıyor.

Girizgahı uzun tutuşum The Hurt Locker'ı bu kriterlerin ışığında incelemek istememden kaynaklanıyor. Filmin konusu, Irak'taki Amerikan ordusunda bulunan ve görevleri bomba imha etmek olan 3 kişilik bir timin başından geçen olaylar üzerine. Bu olaylar mütemadiyen ihbar edilen her türlü bombayı çözmek üzerine olduğundan, işin tekniği filmin temposunu oldukça düşürüyor. Zaman zaman olaylara iyi gerilim yüklemeyi başarabilse de, ekran başındaki seyirciyi bazı anlarda fazlasıyla bekletiyor ve maalesef sıkabiliyor.

Öte yandan birtakım olaylara askerlerin psikolojisi ve ruh hali üzerinden yaklaşmaya çalışıyor -ki bu iyi yapıldığında Full Metal Jacket gibi filmin kalitesinin tavan yapmasını sağlayabilir- ancak film bazen tam olarak ne yapmak istediğini bilmeyen bir görüntü çizdiğinden bu yaklaşımı da yeterli seviyede gerçekleştiremiyor.

Tempo aksiyon ve psikoloji konusundaki eksikliği filmi zaman zaman yere düşürüyor gibi olsa da filmin bazı anlarda seyirciye yaşattığı gerilim ve kısa süreli heyecanlar da yok değil. Bunların yanında olayların dramını da iyi yansıtabiliyor ve bunlar filmi ayakta tutmaya yetiyor.

Netice itibariyle The Hurt Locker, bilinen Irak Savaşı'nın daha önce işlenmeyen bir parçasını anlatıyor ve düşük temposuna dayanabildiğiniz taktirde izlenmeye değer bir film niteliği kazanıyor.

Filmin Oscar şansı üzerine değinecek olursak baştan söylemekte fayda var, bana göre Amerikanlar filmi biraz abartıyor. Ancak savaşın Amerikan toplumundaki etkisi bunu açıklanabilir kılıyor. Film aday olduğu 9 daldan bazılarında illa ki ödül kazanacaktır ancak en iyi film dalında şansı düşük görünüyor. Diğer dallardaki Oscar şansına daha sonra değiniriz.

Perşembe, Şubat 25

Kırmızı Halı 2010: Up In The Air [2009]

Dünya düzeninin değişmesi, insan hayatının daha "pratik" ve "hızlı" yaşanılabilir bir hale getirilmesi, iletişimin kolaylaşması gibi günümüz dünyasına ait konular, takdir edersiniz ki sinema üzerine de birtakım etkilerde bulundu. Günlük hayatımızın geçirdiği bu dönüşüm şüphesiz en çok eleştiriyi kitleleri en kolay etkileme yöntemi olarak niteleyebileceğimiz sinemadan almakta son yıllarda. Konuya paralel örnekleyecek olursak çok değil, 10-11 yıl öncesini düşünerek Dövüş Kulübü'nü bu akımın öncüsü saymak çok da yanlış olmayacaktır herhalde.

Bu tür filmlerde yapılan bu eleştiriyi insan hayatıyla ve bu hayatın dramatikliği, güzelliği, mutluluğu, acısı... ile bir potada ne kadar eritebilirse yönetmen, o kadar etkileyici oluyor bu eleştiri.

Up In The Air, hayatı uçaklarda geçen, işi gereği sürekli seyahat halinde olan yalnız ve "pratik" bir adamın, Ryan Bingham'ın (George Clooney) hikayesini anlatıyor bize. Büyük şirketlerin toplu işten çıkarma yapacaklarında çalışanlarına bu haberi vermek ve onlara işsizliğe adım atarken çözüm önerileri sunmak üzere kiraladığı bir firmanın en iyi elemanıdır Bingham. Yani Bingham'ın işi, başka insanların işlerine son vermektir.

"To know me is to fly with me" diye tanımlar hayatını Bingham. Hayatı havalimanlarında, uçaklarda ve otellerde geçen bu adam, bir otelde kendisi gibi çok seyahat eden bir kadınla, Alex'le (Vera Farmiga) tanışır ve aralarında bir ilişki başlar. Diğer yandan şirketten bir toplantı için geri dönmesi istenir. Toplantı, şirkete bir çözüm önerisiyle gelen genç ve çalışkan Natalie Keener'ın (Anna Kendrick) fikrinin beğenilmesi üzerine düzenlenmiştir ve Natalie'nin fikri, Ryan Bingham'a ters düşmektedir. Bingham ile orta yolu bulmayı isteyen patronu, Natalie'yi eğitmesi için bir süre Natalie ile Bingham'ın iş gezisinde bulunmasını ister. Yeni öğrencisiyle yola koyulan Ryan'ın hayatına, hem Natalie, hem de Alex hareket getirecektir ve Ryan'ın kapısını beklemediği olaylar çalmaktadır.

Sıradışı bir konuyu sıradan bir işleyişi var filmin. Bundan bir olumsuzluk olarak bahsetmiyorum, zira birbirinin açığını örten iki ayrıntı niteliği taşıyor bunlar. İnsanları parasız bırakmakla para kazanan ve bazı toplumsal değerlere ters düşünce yapısına sahip olan birisinin, toplumun içine girmeye çalıştığında yaşadığı çelişkiyi ve ironiyi ustaca anlatıyor film. Karakter üzerinden topluma büyüteç tutarken izleyiciyi de yaşantısındaki kıstaslar üzerine bir kez daha düşündürüyor.
Başlığımıza paralel filmin 2 daldaki Oscar şansı üzerinde duralım biraz da. Bu kısım filme dair ipuçları içerdiğinden filmi izlemeyen okurlarımızın okumamasını tavsiye olunur. Up In The Air yukarıda da belirttiğimiz gibi iyi ve güçlü bir hikayeye sahip. Ancak bu hikayedeki dram yeterince filmin üzerine sinmiyor. Karakterimiz çıkmazlardan çabuk kurtulup hikayesini başladığı yerde bitiriyor ve film bu noktada şansını işleri yokuşa sürmekten yana kullanmıyor. Bu yüzden filmin Oscar yarışında ipi göğüsleyebileceğini sanmıyorum. En iyi uyarlama senaryo dalında ise karşısında Precious duruyor. Henüz o filmi izleyemediysem de beklentilerim yüksek ve daha izlemeden içimden bir ses onun en güçlü aday olduğunu söylüyor. (An Education? Aman aman!)

Sonuca bağlayacak olursak Up In The Air, küçük şakaları ve büyük ironileriyle sizi yeterince şaşırtabilen ve akışına kaptırdıkça üzerine daha da çok düşündüren bir dokuya sahip. İlginç konusu ve üst düzey oyunculuk performanslarıyla bu doku daha çekici bir hal alıyor ve film tüm bu ayrıntılarla bütünleşik olarak kaliteli bir film niteliği kazanıyor. Filmin açılış müziği olan "Sharon Jones and The Dap Kings - This Land Is Your Land" de dinlemeniz gereken bir parça. Oscar adayları arasında bu şarkıyı da görmek isterdim açıkçası...

Film için Sinema Vesaire notu: B+

Salı, Şubat 23

Kırmızı Halı 2010: Up [2009]

Oscar ödülleri tarihinde bu seneye kadar bir animasyon filmi yalnızca bir kez en iyi film dalında aday gösterilmişti: Beauty and the Beast. Filmin bu kategoride yarıştığı 1991 yılında en iyi film oscarını, Kuzuların Sessizliği almıştı.

Bu yıl, 82 yıllık oscar tarihinde 2. kez bir animasyon filmi bu kategoride aday gösteriliyor: Up. Bahsi açılmışken filmin 62. Cannes Film Festivali'nde açılış filmi seçildiğini ve festivalin bir animasyon filmiyle açılışının Cannes tarihinde bir ilk olduğunu söylemekte de fayda var. Vizyona girdikten sonra ortalığı tabiri caizse kasıp kavuran ve büyük beğeni toplayan bu film için, sözün başında, gördüğü ilgiyi sonuna kadar hak ettiğini söylemek en doğrusu olacaktır herhalde.

Carl(Fredricksen), küçük yaşta tanıdığı ve ömrünün büyük kısmını beraber geçirdiği Ellie'nin dünyadan göçmesiyle yapayalnız ve ne yapacağını bilemez bir halde kalır. Onun düştüğü bu boşluğu, fazlasıyla hızlı değişen çevresi ve yeni dünya düzeni daha da çekilmez hale getirir. Diğer kahramanımız küçük Russell ise, heyecanlı ve maceracı bir izcidir ve koleksiyonunda bir rozet eksiktir: Yaşlı insanlara yardım etme rozeti.

Bu rozet için Carl'ın kapısını çalar ancak ihtiyar, bu çocuğun heyecanına katlanabilecek bir durumda değildir ve Russell'ı başından -elinden geldiğince- def eder. Bir süre sonra, uzun süredir Carl'ın posta kutusunu reklam mektuplarıyla meşgul eden bir huzurevinin yetkilileri, ihtiyarın razı olması üzerine bir sabah Carl'ı almaya evine giderler. Ancak Carl için hayat ve yaşanacak maceralar henüz bitmemiştir ve tutulacak sözler vardır. Russell için de.

İhtiyar adamla bu küçük çocuk, farkında olmadan kendilerini çok büyük bir maceranın içinde bulurlar ve baş döndürücü bir hızla başlayan film, benzer hızla devam eden bu macerayı anlatır bizlere.

Sınıfındaki diğer filmlere baktığınızda, bir animasyon filminden çok daha fazlasını bulabileceğiniz bir film Up. Küçücük oluşumlara, büyük duygu bulutları yüklüyor ve dinmek bilmeyen fırtınasıyla sizi sürekli olarak farklı ruh halleri arasında gezdirmekten bir an bile vazgeçmiyor. Kurguya yaptığı hızlı ancak etkili girişi sizi filme baştan ısındırıyor ve ardı arkası gelmeyen acı-tatlı sürprizleriyle kendisinden asla soğutmuyor. Film, olay örgüsündeki kendine has küçük ayrıntılarıyla oluşturduğu bütünden beslenmesini çok iyi biliyor.

Son olarak şahsım adına konuşacak olursam, benim Buz Devri'nden beri izlediğim en iyi animasyon filmdi ve bana çoğu filmde görme şansı bulamadığım zaman zaman duygu yüklü, zaman zaman eğlenceli dakikalarıyla unutulmayacak bir seyir keyfi yaşattı.

Filmin Oscar şansına gelince ne kadar etkileyici olursa olsun, animasyon olmasından dolayı bir adım geriye düşüyor Up. Zaten yılın en iyi animasyon filmi gibi bir kategori varken ve bu kategoride Up'ın karşısında güçlü bir rakip durmadığından dolayı Akademi Up için sakladığı oyları o kategoride kullanacaktır. Ancak açık sözlü olmak gerekirse, Up'a yılın en iyi filmi oscarı verilse dahi fazla hor görüleceğini sanmıyorum.

Film için Sinema Vesaire notu: A-

Pazar, Şubat 21

Kırmızı Halı 2010: An Education [2009]

Lise çağındaki ergen gençlerin hayatını konu alan filmler her zaman üzerine doğru bir şekilde düşerek başarılı olabileceği birtakım konuların mirasçısıdır. Ebeveyn-çocuk çatışmaları, gençlik hayalleri, acemi sevdalar gibi bu konular, filme çeşitli duyguları barındırarak seyirciyi etkilemesi için sağlam bir altyapı hazırlarlar.

Bu seneki Oscar adayları listesinde en iyi film, en iyi kadın oyuncu ve en iyi uyarlama senaryo olmak üzere 3 dala ismini yazdırmayı başaran An Education da, bu türden bir film.

Filmde, prestijli bir lisede öğrenim hayatını sürdüren ve Oxford'a girme hakkını elde etmeye çabalayan Jenny'nin (Carey Mulligan) başından geçen bir aşk macerası anlatılıyor.

Latince hariç tüm derslerinde sınıfındaki en başarılı öğrenci olan Jenny, bir gün yağmurlu bir havada, kendisinden yaşça biraz daha büyük olan David(Peter Sarsgaard) tarafından arabayla evine bırakılır. Daha sonra David'le yolları bir kaç kez daha kesişir ve Jenny'nin anne-babasının da gözüne girmeyi başaran bu adam, Jenny'yi hayal bile edemeceği kadar güzel ve eğlenceli bir hayatın içine çeker. Jenny, bu rüyanın etkisiyle kısa süre önce kurduğu ve uğrunda çaba sarfettiği hayallerini tekrar sorgular ve hayatını yaşamak için çizdiği yolun doğrultularını değiştirmeye başlar. Ancak David'in, kendi hayatı hakkında örtbas ettiği bazı gerçekler vardır ve bunlar Jenny'yi kısa zamanda tekrar zor kararlar almaya itecektir.

Dünya çapında büyük ilgi gören ve beğeni toplayan An Education, benim adıma bir hayal kırıklığı oldu maalesef. Müzikleriyle, yakın çağın İngilteresi'ne ait atmosferiyle, hatta İngiliz aksanıyla ve gençlik yaşantısına ait birtakım değerleri yargılayışıyla konuya iyi bir giriş yapan film, ilk yarısında filmin geri kalanı için de önemli bir altyapı hazırlamayı başarıyor aslında. Ancak bir noktadan sonra bu altyapıyı yeterince kullanmasını bilemiyor ve sığ bir olay örgüsünde tahmin edilebilir bir hal alıyor.

Film boyunca yeterli bir biçimde yansıtılan aile için küçük çatışmalar ve genç kız hayalleri, çok kolay yön değiştiriyor ve bu değişimlerdeki ucuzluk, filmin etkileyicilikten çıkmasına sebep oluyor. Zaman zaman orta halli bir aile kızı-kıza düşkün, zengin ve ferah bir hayatın erkeği tiplemesiyle eski Yeşilçam filmlerini andırması, ortaya koyduğu sahnelerin bu kültüre tanıdık olanları etkilemesine yetmiyor filmin.

Öte yandan Carey Mulligan'a hem tip, hem giyim kuşam itibariyle yeni nesil bir Audrey Hepburn havası vermek biz Audrey hayranları için filmi daha itici bir hale getirmekten öteye gidemiyor. Oyuncuların performansları ve giyimler ile sahne dekorları filmin ihtiyacı olan havayı vermeye yeterli olsa dahi bu ayrıntı gözden kaçmıyor. Performanslardan bahsetmişken okul müdiresi rolündeki Emma Thompson'un performansı kısa olmasına rağmen belki de filme dair en etkileyici olan şeydi. Bana kalırsa müdire karakterine ya da Thompson'a filmde daha çok yer verilebilirdi.

Sonuç itibariyle iyi başlayan, ama olayların sonunu kötü getiren bir film. Bence hem Dünya'da, hem ülkemizde abartıldı ve çevremde gördüğüm kadarıyla Up In The Air'e gösterilmesi gereken ilginin bu filme gösteriliyor olması beni gerçekten üzdü.

Film için Sinema Vesaire notu: C+

Pazartesi, Şubat 1

Sherlock Holmes

Sherlock Holmes: Fazla sanatsal ya da epik olmayabilir ama yeterince heyecanlı, eğlenceli ve ilginç.

Conan Doyle'un meşhur detektif serisinin baş kahramanı Sherlock Holmes'un beyazperdedeki maceraları da epey iddialı gözüküyor. Ya da en azından serinin ilk filmi öyle. 1800'lerin sonunda, İngiltere'de geçen filmde, zeki ve eğlenceli detektif Sherlock Holmes rolünde Robert Downey Jr. var. Onun asistanı doktor John Watson'u Jude Law, Sherlock'un gönlünü kaptırdığı kurnaz güzel Irene Adler'i ise Rachel McAdams canlandırıyor.

Londra'nın ünlü detektifi Sherlock Holmes, asistanı Dr. Watson ile birlikte çözülmedik dava bırakmamış ve hem halk arasında, hem de polis teşkilatında bir efsane haline gelmiştir. Öyle ki, zora sıkıştığında polisin yegâne çözüm kapısı olmuştur. O günlerde Londra'da yaptığı büyüler ve ayinlerle adını derinden derine herkesin aklına kazıyan Lord Blackwood, ayinlerinde kurban ettiği 5 kız ile 5 cinayet işlemiş bir suçlu olarak polis tarafından aranmaktadır. Bu konuda da Holmes'un yardımına başvurulur.

Holmes için basit ve sıradan olan bu olay, çok daha karışık bir hal almaya başlar ve Blackwood'un büyülerinin ardı arkası kesilmez. Artık halk ondan korkmaya başlamıştır ve polis bile onun peşine düşerken adımlarını ileri atamaz olmuştur. Son derece realistik bir düşünce yapısına sahip olan ve büyüye kesinlikle inanmayan Holmes, yardımcısı Watson ile hem Blackwood'un peşine düşer, hem de büyülerin arkasındaki hinlikleri aramaya devam eder. Tarafından terkedildiği sevgilisi Irene Adler de meçhul bir niyetle Holmes'un hayatında tekrar belirir ve Holmes için işleri daha da zorlaştırmaya başlar. Ama Holmes, bu davayı bir takıntı haline getirmiştir ve çözene kadar ne pahasına olursa olsun uğraş verecektir.

Mizah geni taşıyan aksiyon ve macera filmleri ile ünlü Guy Ritchie, her filmi gibi Sherlock Holmes'da da bizi oldukça heyecanlı ve vurdulu-kırdılı sahnelerle selamlıyor. Yakın çağın İngilteresi'ndeki o hafif loş, kirli ama eksantrik atmosfer ise filme ayrı bir tat veriyor. Görüntü ve ses yönetimi kusursuz, hatta ses konusunda bazı sahnelerde sahnenin duygu fırtınasının yönüne paralel olarak basit ve yalın müzikler kullanılması yeni sayılabilecek bir tarz ve yakın zamanda daha çok filmde karşımıza çıkabilir. Ağzında piposu kafasını hafif yukarı çekerek duruma dışarıdan tekrar bir bakış atan Sherlock Holmes figürü için Robert Downey Jr. ise biçilmiş kaftan.

Son sözü söyleyecek olursak Sherlock Holmes, fazla sanatsal ya da epik olmayabilir ama yeterince heyecanlı, eğlenceli ve ilginç. Karşımızda duran film, büyük ihtimalle 2010'ların Karayip Korsanları olacak ve özellikle Robert Downey Jr.'ın isminden sıkça söz ettirecek.

Film için Sinema Vesaire notu: B+