Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Nisan 26

Tuncel Kurtiz Röportajı Bölüm 2

Röportajın 1. bölümünü okumak için tıklayınız.


Yılmaz Güney üzerine...
"İkimiz de komünisttik, ikimiz de hikâye yazıyorduk. İkimiz de bu küçücük dünyamızın, insanlar için bir bahçe olabileceğine inandık. Birbirimize güvendik ve iki taraf da bunu sarsacak hiçbir şey yapmadı. Yılmaz beni iş için çağırdığında ben kontratımı iptal ettim veya kendi filmimi yarıda bırakıp koştum."

EMPIRE: Yılmaz Güney'le üniversite yıllarından başlayan dostluğunuz o ölene kadar sürdü. Bu dostluğun böyle sağlam olmasının sebebi neydi?

KURTİZ: İkimiz de komünisttik, ikimiz de hikâye yazıyorduk. İkimiz de bu küçücük dünyamızın, insanlar için bir bahçe olabileceğine inandık. Birbirimize çok inandık, güvendik ve iki taraf da bu güveni sarsacak hiçbir şey yapmadı. Yılmaz beni herhangi bir iş için çağırdığında ben kontratımı iptal ettim veya kendi yapacağım filmi bırakıp yanına koştum. İyi bir şeyler yapacağına hep inandım. Sürü için beni istediğinde yurtdışındaydım. "İhtiyarı bulun" demiş; bana ihtiyar derdi. "Abi nasıl bulalım," demişler, "Hürriyet'e ilan verin, o gelir" demiş. Geldim de. Şimdi bana sinema yapmak isteyen gençler tavsiye soruyorlar. Diyorum ki, kendinize, arkadaşlarınıza güvenin ve size güvenen insanlar bulun. Sinema bir ekip işidir ve yıldızlar yıldızlarla daha çok parıldar, bunu da hiçbir zaman unutmayın.

EMPIRE: Yılmaz Güney'le onun tabiriyle bir 'fahişelik' dönemi geçirdiniz. Sonra yeni bir sinemanın fitilini ateşledi Güney ve siz de hep yanında oldunuz. Bu yeni heyecan sizin hayatınızda ne kadar etkili oldu?

KURTİZ: Biz tanıştığımız günden son güne kadar, en ucuz işleri yaptığımız dönemlerde de hep bir umut peşindeydik. Daha 1965'te Bedreddin'i yapmayı düşünüyorduk. Umut ile Cannes'a gitmeden önce son konuşmamızda Boynu Bükük Öldüler'i dört mevsimde çekmeyi düşünüyorduk, daha doğrusu o düşünüyordu, ben destekliyordum. Ölmeden önce son konuşmamızda, bana benim için hazırladığı bir senaryodan bahsetti, "Çok seveceksin ihtiyar, ama şimdi sana hiçbir şey söylemiyorum" dedi. Son telefonunda "Başkalarından duyma, midemin yarısını aldılar, sağlığına dikkat et ihtiyar, senin için bir film hazırlıyorum" demişti.

EMPIRE: Hudutların Kanunu sizin belki de ilk defa dikkat çektiğiniz filmdir. Bugün hâlâ klasiklerimizden biri, sonra Umut, değerinden bir şey kaybetmedi. Siz bir taraftan bu filmlerde canla başla çalışıp, bir yandan da oyuncu olarak önemli performanslar sergilediniz. Eskiden bir oyuncuya düşen sorumluluk daha mı fazlaydı, yoksa ekip olma hali o yıllarda daha mı önemli bir değerdi?

KURTİZ: Az önce de söyledim, sinema bir ekip işidir. Bir insan gövdesi gibidir, küçük parmağındaki bir şeytantırnağı insanı ne kadar rahatsız ediyorsa, küçücük bir ayrıntı filmi zedeler veya yüceltir. Bir reji, ekip olmayı ve bireylerin tek tek üstün yeteneklerini ortaya çıkarma fırsatını verdiği ölçüde başarılıdır. Her iş gibi...

Bunu Biliyor muydunuz?
Kurtiz, 1986'da Kuzunun Gülümseyişi'ndeki performansıyla
Berlin Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü
almak için sahneye çağrıldığında karşısında
çocukluk aşkı Gina Lollobrigida'yı bulur. Ödülü almadan önce
"Seni hep sevdim Gina ve hep seveceğim" der.
Gina da gülümseyerek "Filme büyük ödülü vermek istedik
ama olmadı" cevabını verir.


EMPIRE: Sadece Yılmaz Güney'le değil; Erden Kıral, Zeki Ökten, Tunç Okan'la da önemli filmleriniz var. Yılmaz Güney'in sinemacı kişiliğiyle kurduğunuz ilişkiyi bu yönetmenlerle de kurabildiniz mi?

KURTİZ: Hayır, içlerinden sadece Zeki Ökten'le bir yakınlığım oldu, hâlâ da sürer.

EMPIRE: Zeki Ökten'le Sürü'de birlikte çalıştınız. Malum, konuşmayı sevmiyor kendisi. Müthiş bir sinema duygusu ve eldeki şartlarla harikalar yaratan bir yönü var Ökten'in. Sürü'nün ortaya çıkmasında Ökten'in bu özelliklerinin ne kadar etkisi oldu dersiniz?

KURTİZ: 1961'de Nişan Hançer'in asistanıydı. Şehir Tiyatrosu'nun Üsküdar sahnesinde Behzat Budak rejisinde oynanan 3. Selim piyesinde figüranların arasında mızrak tutardı ve bana sinemada neler yaptığını, asistanlığını anlatırdı. Daha sonra '64 yılında Bilge Olgaç'la beraber İlhan Engin'in asistanı oldu. İlhan Engin bir romancı ve gazeteciydi, ilk filmiydi. Zeki ve Bilge, İlhan Engin'in sağ ve sol kollarıydı. Zeki bana "Oluyor abi, bayağı iyi oynuyorsun, sinemaya alıştın" demeye başlamıştı. Yıllar sonra Sürü'de rejisörüm oldu. Saygılı, fakat inatçı bir tabiatı vardı. Yılmaz'ın altı saatlik senaryosunu Siirt'te bir otel odasında birlikte kestik. Sakin, fakat kararlı bir şekilde çekimini gerçekleştirdi. Zor şartlar, imkânsızlıklar onu hiç yıldırmadı. Negatif sıkıntısından bazen beş metrelik planlar çektiği oldu, her planı bilinçliydi. Plan zevkini onda gördüm. Yükseklik, alçaklık, yakınlık, uzaklık, her şey kontrolündeydi. Yılmaz'a her zaman saygı ile "Yılmaz Bey" dedi, ama filmi tamamen kendi estetik kaygıları ile gerçekleştirdi. Keşke sonradan eline başka Yılmaz Güney senaryoları da geçseydi, birlikte tekrar çalışsaydık... Zeki'yi çok severim.

EMPIRE: Sürü sizin oyunculuğunuzun ve Türk sinemasının zirve noktalarından biridir. Filmi çekerken bu kadar iyi sonuç verebileceğinizi düşünüyor muydunuz?

KURTİZ: Ben hiçbir zaman sonuçları düşünmedim.

"Sürü benim için ulaşılması zor bir noktadır. Bir daha ne zaman, nerede beni uçuracak bir beyaz at bulabilirim, bilmiyorum."

EMPIRE: Ankara Sinema Derneği'nin düzenlediği Türk Sinemasının En İyi 10 Filmi anketinde, rol aldığınız iki film bulunuyor: Umut ve Sürü... Dönüp arkaya baktığınız zaman bu filmler sizin için neler ifade ediyor?

KURTİZ: Bunu defalarca anlattım, bu iki film Yılmaz'ın bana taktığı iki kanattır. Avrupa'da ve dünyada bana teklif edilen birçok iş bu filmler sayesinde olmuştur. Peter Brook, Sürü'yü seyrettikten sonra "Bu adam oyuncu mu, yoksa oradan gerçek bir köylü mü, oyuncu olduğuna inanamıyorum" dediğinde yanında bulunan eski oyuncusu Miriam Goldschmidt "O bir oyuncu, benim de arkadaşım Berlin'den, çok da iyi İngilizce konuşur" deyince, benimle tanışmaya karar vermiş ve menajerimle temasa geçmiş. Yine Sürü ile katıldığım Tel Aviv Film Festivali'nde film büyük sükse yapınca, İsrail'den iki rejisörden teklif aldım ve bu filmlerden biri olan Kuzunun Gülümseyişi ile Berlin'de En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldım. Sürü benim için ulaşılması zor bir noktadır. Bir daha ne zaman, nerede beni uçuracak bir beyaz at bulabilirim, bilmiyorum. Geçenlerde Tarık Akan'la Sürü'nün çekiliş hikâyesini anlatan bir belgesel yapmışlar, galiba adı Oradaydım. Tarık beni duygulandırdı, kendini değil, hep beni anlatmış, bütün ekiple, Tarık'la, Melike'yle (Demirağ), Yaman Okay'la, diğer oyuncu ve tüm teknik ekiple zoru başarmanın sevincini paylaştık. Güzel dostluklar kaldı geriye.
Umut ise kesilen bütün sahnelerine rağmen Yılmaz'ın ve sinemanın baş eserlerinden biridir. Benim içinse çok şeyi feda ederek içinde olduğum bir filmdir. Yılmaz hep "Tuncel arkadaşımla birlikte yaptık" derdi bu filmi, bense "Filmi sen yaptın, ben senin yoldaşın ve oyuncundum" derim. En üzüldüğüm şeylerden biri de güreş sahnesinin sinema işletmecilerinin isteği üzerine kesilmesidir. Bir de eşeğimle arkadaşlığımın...

EMPIRE: Tabii bir oyuncunun alabileceği en önemli üç-beş ödülden biri olan Gümüş Ayı var. Bu aldığınız ödül pek de vurgulanmıyor kariyerinizde. Ama bunun hayatınıza nasıl bir getirişi oldu?

KURTİZ: Ferhan Şensoy'un söylediği gibi, "Ödüller basur gibidir, hangi g.te isabet edeceği bilinmez." Bir getiri beklemedim, geldiyse de hiçbir zaman farkında olmadım.

"Marlon Brando ile on gün çalışacaktım; Marlon Brando gerçekten oyuncu ve insan olarak, en çok beraber olmak istediğim kişiydi. Ona hâlâ vurgunum."

EMPIRE: Hayata geçmemiş projeleriniz var. Mesela David Lean'in yöneteceği bir filmde Marlon Brando ile oynayacakmışsınız ve Robert Wise'dan yine Anthony Quinn'in oynayacağı bir proje için teklif almışsınız. Bunlar neden hayata geçmedi?

KURTİZ: David Lean maalesef erken öldü, filme hiç başlayamadı, çok istiyordum, Marlon Brando ile on gün çalışacaktım; Marlon Brando gerçekten oyuncu ve insan olarak, en çok beraber olmak istediğim kişiydi. Ona hâlâ vurgunum. Şimdilerde Sean Penn ile oynamak isterim. Anthony Quinn ile Robert Wise'ın yapacağı Zorba müzikalinde üç solo dansım ve üç şarkım olacaktı, ekonomik sebeplerden o proje de hayata geçemedi.

EMPIRE: Sinema ve tiyatro çalışmalarınız hep yan yana gitti. Sinemada devleşirken de sahneleri pek terk etmediniz, hatta Peter Brook gibi bir yönetmenle çalıştınız... Hayatınızda sinemanın tiyatrodan rol çalmasına nasıl engel oldunuz?

KURTİZ: Ben oyunculuğu sinema ve tiyatro olarak ayırmıyorum.

Bunu biliyor muydunuz?
Hudutların Kanunu çekilirken '20 soruda bir isim bilmek'
oyununda Lütfi Akad'ın tuttuğu ismi kimse bilemez.
Akad, Caravaggio'yu tutmuştur. Ve "Siyah-beyazı anlamak
için Caravaggio'yu tanımak lazım" der. Yıllar sonra Kurtiz,
sanatçının gençliğini filme almak isteyen Derek Jarman'la
karşılaşınca Caravaggio'nun yaşlılığını oynamak istediğini söyler.
Jarman ise "Vaktimiz olursa" yanıtı verir.
Çünkü yönetmen o sıralar hastadır.


EMPIRE: Peter Brook açık sahne anlayışını tiyatroya kazandırarak sahnenin otoriter tavrını yıkıp attı. Peki, bu tavırdan siz nasıl fayda gördünüz?

KURTİZ: Ben hayatımda da, sanatımda da işe yanlışla başlamaktan yanayım, yani yanılan bilimden yanayım. Çünkü bilim hep yanılmış, iki nokta arasındaki en kısa yol doğruydu, ama uçak rotaları iki nokta arasındaki en kısa yolu bir eğri olarak görüyor, bugün. Hangi doğrudan hareket edeceksin? Bir zamanlar dünya düzdü. Brook da Batı'nın durağan, Ortaçağ felsefesinden sıkılmış ve kendisini Doğu'ya atmış bir sanatçıdır. Bu açık sahne tavrı, bizde ortaoyunlarında, köy seyirlik oyunlarında zaten var olan bir şeydir, yazık ki bizim tiyatromuz onlardan gerektiği gibi yararlanamadı. Çok sevdiğim Ferhan Şensoy'u bunun dışında tutuyorum.

Cuma, Nisan 16

Empire Dergisi Tuncel Kurtiz Röportajı (Bölüm 1)

Blogu öteden beri takip edenler, ülkemizde bir dönem çıkmış ancak düşük satış rakamları yüzünden yayın hayatına son verilmiş Empire Türkiye dergisine olan düşkünlüğümü bilirler. Derginin eski sayılarını karıştırırken Temmuz 2008 sayısında Olkan Özyurt tarafından yapılmış Tuncel Kurtiz röportajına rastladım. Ben okurken çok keyif aldım ve son günlerde Ezel dizisiyle adından çokça söz ettiren usta Tuncel Kurtiz'in bu röportajını sizinle paylaşmanın da uygun olacağını düşündüm. Lafı dolandırmadan sizi bu röportajla başbaşa bırakayım(Uzun bir röportaj olduğundan dolayı bir kaç parça halinde yayınlamayı düşünüyorum):

--------------------------------------------------------------------------

"Ustalığı kabul etmiyorum. Ustalık zanaatta olur, ama sanatta olmaz. Sanatçı bildiğini tekrar eden değil, kendini yeni baştan yaratan ve daima arayandır. Talebe olmayı tercih ederim."

Bakmayın siz Tuncel Kurtiz'in sakallarına düşen o koca koca aklara. O, gencim diyen herkesi cebinden çıkarır. Öyle bir enerjisi var ki... Şöyle biraz keyiflensin, Can Yücel'den, Asaf Özdemir'den şiirler okuyor, dans ediyor, şarkı söylüyor. Yorulmak nedir bilmiyor. Açıkçası onun bu enerjisine şahit olunca, Empire olarak kendimizi hafiften yaşlı hissetmedik değil. Son olarak Adana'da Altın Koza Film Festivali'nde Usta Oyuncu Ödülü almak için sahneye çıktığında yine enerjikti. Fakat farklı olarak bu sefer duygularını gizleyemedi. Ee duygulanması da gayet normal. Daha üniversite yıllarında tanıştığı kadim dostu Yılmaz Güney'in memleketinde oyuncu olarak bunca yıllık çabası takdir ediliyordu.

Ama bu takdir konusunda biraz geç kalınmıştı sanki. Yaşayan en önemli Türk oyunculardan biri Tuncel Kurtiz. Türkiye şartlarında yetişen ve uluslararası sularda ciddi anlamda boy göstermiş kaç tane oyuncumuz var derseniz, Tuncel Kurtiz dışında pek de isim gelmiyor aklımıza. Hani Inside The Actors Studio için bir gün Amerika dışından oyuncu arasa, Türkiye'den Tuncel Kurtiz'i rahatlıkla konuk edebilir programına. Türk sinemasının kalburüstü onlarca filminde oynamış, Kuzuların Gülümseyişi'yle Berlin'de Gümüş Ayı kazanmış, Peter Brook gibi modern tiyatronun bir üstadıyla çalışmış kaç aktörümüz var ki?

Yaklaşık 50 yıllık oyunculuk hayatına sığdırdıkları inanılır gibi değil Kurtiz'in. Anlattıkça şaşıp kalıyorsunuz. Bir Cemal Süreyya'dan bahsediyor, sonra Derek Jerman'la ilgili bir anısını anlatıyor. Sanat dünyasının bu kadar uçlarında maceralar yaşamak, konuşma uzadıkça anlaşılıyor ki o kadar da güllük gülistanlık olmamış. Kimi zaman devlet, kimi zaman en yakın çalışma arkadaşları tarafından örselenmiş, kah işsiz kalmış ama buna rağmen doğru bildiği yoldan yürüyüp gitmesini bilmiş, ki hâlâ da öyle. Balıkesir'de sırtını Kaz Dağları'na dayamış Çamlıbel Köyü'nde yaşıyor ve çekimler oldukça bu enfes mekanı terk ediyor. Merhaba diyen herkese kapısını açıyor. Empire de üstada merhaba deyip Kurtiz'den aktörlük hayatının sayfalarını açmasını istedi. O da babacan tavrıyla içeri 'buyur etti'. Kurtiz'le bu zaman yolculuğuna Empire'dan Olkan Özyurt'u gönderdik. Yolculuk sonrası ufuk açıcı bir serüven yaşadığı her halinden belliydi.

EMPIRE: Usta Oyuncu Ödülü, sizi epey duygulandırdı. Genelde ödülleri soğukkanlılıkla karşılamanıza alışığız ama bu sefer farklı oldu. Neden bu kadar hislendiniz?

KURTİZ: Ben hiçbir zaman ödül beklemedim. Ödüller jürilerin tutumlarına bağlıdır. Ödül beklemektense, alınca şaşırmayı yeğlerim, "Vay be, bu da mı gelecekti başıma" derim. Ödül alınca sevindim tabii, ama bugüne kadar ödül alamadığım hiçbir yarışmanın jürisini eleştirmedim. Çünkü ben de birçok jüride bulundum, nasıl sübjektif olunabileceğini ve olunması gerektiğini de biliyorum. Son olarak Kopenhag Film Festivali jürisinde hiçbir ödül vermediğimiz Kalpazanlar (Die Falscher) filmi, bu yıl En İyi Yabancı Film Oscar'ı aldı. Ama Altın Koza'da bana verilen ödül değil, başka bir şeydi. Bir sevgi seli ile karşılaştım ve bunca yıl yaşadıklarımın, yaptıklarımın haklılığını gösterdi, beni doğruladı. Duygulanmamak mümkün mü?

EMPIRE: Gerçekten usta bir oyuncusunuz. Belki artık ustalık sıfatı bol keseden dağıtılır oldu ama bu sizin için geçerli değil. Peki, emeklerinizin tam karşılığını bulamadığınızı düşünüyor musunuz?

KURTİZ: Ustalığı kabul etmiyorum. Ustalık zanaatta olur, ama sanatta olmaz. Sanatçı bildiğini tekrar eden değil, bir spiralin en ucunda kendini yiyip, yeni baştan yaratan ve yarattığını da yok ederek, daima arayandır. Talebe olmayı her zaman tercih ederim. Hiçbir şeyi karşılık bekleyerek yapmadım. Sait Faik “Yazmasam ölecektim” diyordu. Ben de yapmasam bütün bunları herhalde kendimi yok ederdim. Geçen yıl Fatih Akın, kendisine sorulan “Tuncel Kurtiz’le çalışmak nasıldı?” sorusuna, “Çok güzeldi, çok eğlendik, çok keyif aldık” gibi klişe bir cevap vermektense, sadece “Tuncel Abi’nin yaşına geldiğimde onun gibi olmak istiyorum” dedi. Bir insan için bundan büyük karşılık olur mu?

EMPIRE: Siz bir bürokrat çocuğusunuz fakat bunu pek de hissettirmiyorsunuz. Küçük burjuva bir aileden gelmenize rağmen politik görüşünüz sosyalizmden yana. Bunu her fırsatta vurguluyorsunuz. Bu politik görüş oyunculuk hayatında nasıl kapılar araladı size?

KURTİZ: Anne ve baba tarafım Osmanlı’dan bu yana bürokrasinin içindeydi. Ben ailemle adım adım Anadolu’yu dolaşırken, babamın, annemin nasıl çalıştıklarını ve politik güçler tarafından nasıl hırpalandıklarını yakından gördüm. Beş yıllık ilkokulu sekiz ayrı şehirde bitirdim. Çünkü babam kendi doğrularını söylediği için huduttan hududa atıldı. Ülkemizin üzerinde dolaşan kara bulutlardan bahsettiği için hakkında açılan soruşturmaları ondan bana kalan kütüphaneyi karıştırırken sicilinde okudum. Hep sürüldü. Tevfik Fikret, Neyzen Tevfik, Şair Eşref, Nef’i dilinden düşmezdi. “Eğri olsam yay gibi elde tutarlar beni, doğru olsam ok gibi uzağa atarlar beni” sözü şiarıydı ve Vala Kurtiz hep uzağa atıldı. Ben de babamın izinden gittim, ama daha uçlarda dolaştım. Politik görüşüm bana kapılar aralamadı, kapılar kapattı yüzüme, ama ben kendi kapılarımı açtım.

Münir Özkul üzerine...
Münir Abi’nin o inanılmaz oyunculuğu, kendini daha da geliştirmek için harcadığı çaba ve bunu biz gençlerle büyük bir cömertlikle paylaşması… Bunu bir klişe olarak almayın. Kelimenin tam anlamıyla büyük bir oyuncu ve büyük bir insandı.

EMPIRE: Tiyatroya gönül vererek başladınız ve çıraklık döneminizde Münir Özkul’un adını çok anıyorsunuz. Onu sizin hayatınızda özel kılan nedir?

KURTİZ: Profesyonel tiyatroda ikinci yılımdı. Okuyan bir delikanlıydım. Oyunculuğun yanı sıra sahne amiriydim. Stanislavski, bulabildiğim yazıları ile hayran olduğum bir tiyatro adamıydı. Tiyatro konuşurken bütün alıntılarımız Stanislavski ile başlardı. Amerika’da çocukken geçirdiğim 2,5 yıl ve Tarsus Koleji’ndeki iki yılda elde ettiğim İngilizce bana dünya edebiyatı ve tiyatrosunu takip etme imkânı sağladı. Münir Abi bir gün bana dört tane İngilizce kitap getirdi. Yıl 1960. My Life in Art, An Actor Prepares, Building a Character ve Martı’nın reji çalışması. Stanislavski’nin bu kitapları, değerli sanatçı Suat Taşer tarafından daha tercüme edilmemişti. İngilizce bilmeyen Münir Abi’de bu kitapların ne aradığını sorduğum zaman, Münir Abi beni şöyle cevapladı: “Küçük Sahne’nin açılış günlerinde herkes Stanislavski konuşuyordu, ama ben bir şey anlamıyordum. Bakırköy’den arkadaşım Murat Güler ki, Manş’ı geçen ilk Türk’tür, bana bu kitapları getirdi ve satır satır tercüme ederek okudu.” Sonra da “Al artık bu kitaplar senin” dedi. Ben de Münir Abi’nin bana hediye ettiği bu kitapları satır satır okumaya çabaladım. Oyundan sonra Emirhan’a giderdik hep beraber, çaylarımızı içerken bize Charlie Chaplin’i anlatırdı. Biz de sanki Şarlo kendisi anlatıyormuş gibi dinlerdik. Münir Abi’nin o inanılmaz oyunculuğu, kendini daha da geliştirmek için harcadığı çaba ve bunu biz gençlerle büyük bir cömertlikle paylaşması… Bunu bir klişe olarak almayın. Kelimenin tam anlamıyla büyük bir oyuncu ve büyük bir insandı.

(1. Bölüm Sonu)

Çarşamba, Temmuz 22

David Fincher - İşte Ben Buyum

Dünya'nın en iyi sinema dergilerinden ikisi, Empire ve Total Film, geçtiğimiz yıl Türkçe çıkmaya başlamıştı. Birçoğunuz da okumuş ya da en azından görmüştür mutlaka. Satışları artırmak için DVD vermeye bile başladılar; Empire'ın fiyatı 3,90'lara kadar düşmüştü, Ek$i Sözlük'ten okuduğum kadarıyla Total Film'in son sayılarında "Okurdan Mektuplar" köşesi bile yoktu.

Olayı daha fazla dramatize etmek istemiyorum, iki dergi de zaman içerisinde yayın hayatlarına son vermek zorunda kaldı. Bu dergilerin Türkiye versiyonlarının yazarları her ne kadar Türk de olsa Amerikan baskısından çeviri haberler ve röportajlar da çoktu. Zaten benim Empire'ı tercih etmemdeki öncelik buydu. Çok orijinal bir tarzı ve eğlenceli yazıları olurdu.

Şu anda ülkemizde yayın yapan tek sinema dergisi bildiğim kadarıyla "Sinema". Belki bir iki tane daha fazladan vardır, bilmiyorum. Bense Empire'den başkasını sevemedim bir türlü. Sinema'nın bir ayarı yok, bazen iyi, bazen kötü. Son aldığım sayısından iki satır okuduğumu hatırlamıyorum. Zaten blog açtığım döneme denk geliyor Empire'nin yayın hayatına son vermesi, ben de okumak istemedim bir daha sinema dergisi, blogumda sinema üzerine yazdığımdan. Haberleriyse internetten rahatça takip edebiliyoruz zaten.

Efendim, sadede gelelim. Empire ve Total Film'in internet sitelerinde ilgi çekici yazılar ve röportajlar halen var. Artık okuyup beğendiklerimi Türkçe'ye çevirip sizinle paylaşmak istiyorum. İlk olarak Empire'nin geçtiğimiz ayki sayısında yer alan David Fincher Röportajıyla başlayalım. Buyrun, hatamız olduysa affola...

*********

Fincher'ın aldığı ilk albüm Burt Bacharach'a ait Sonsuz Ölüm'ün (Butch Cassidy And The Sundance Kid) film müziğiydi. Filmin kendisi ise 8 yaşındaki bu çocuğun bir yönetmen olmaya karar vermesine vesile olmuştu. İlk çalışması ise Industrial Light & Magic isimli efekt stüdyosunda olmuştu, Madonna'dan Rolling Stone'a kadar herkese müzik videosu yapmasından ve ilk uzun metrajlı çalışma olarak Alien'da görev almasından önce. Bu tecrübelerden kazandıklarıyla, günümüzdeki en hayalperest film yapımcılarından birisi haline geldi. Son yapıtı, The Curious Case Of Benjamin Button, 3 Oscar ödülü kazandı. "Bu film deneyimimin bir parçası olan saçmalık girdabını oluşturmak benim ömrümden 5 yıl yedi" diyor, gülerek. "Ama filmden memnunum..."


Empire:
Anneniz The Curious Case Of Benjamin Button hakkında ne düşündü?

David Fincher: Annem filmi gerçekten sevdi, ki bu genellikle pek iyi bir haber değildir! Gene de onun fikri benim için çok önemlidir. Bilirsiniz, annem söylenecek en doğru şeyleri söyledi: "Baban bu filmi çok beğenirdi!" Kendisi biraz duygusaldır.

E: İlk R-Rated(*) filminizi kiminle izlediniz?

D: Düşünmeye çalışıyorum. The Godfather (Baba) bir R idi değil mi? Bir adamın gözünü parçalıyorlar! Bu yüzden bu filmi söyleyeceğim. San Anselmo'da (California) bir sinema vardı. Arkadaşım Scott Urquart, onun ablası sinemanın yöneticisiydi. İnanılmaz bir şeydi! Yan kapıdan girer ve canımız ne istiyorsa izlerdik.

E: Ve hayattan yara alırdınız!

D: Kesinlikle. Babamlar Taxi Driver'i izlememe izin vermedi. Ben de filmi izlemek için sıvışmak zorunda kaldım. The Exorcist'i izlediğimi babamlar 3 hafta uykusuz kaldıktan sonra anladı.
-"Neden uyumuyorsun?"
-"Bilmiyorum, sanki biraz... herşey biraz... garip bu gece. Işıkları açmamız gerektiğini düşünmüyor musunuz?"

E: Peki gençliğinizde, iyi bir okur muydunuz?

D: Hayır. Biliyorum - bu çok kötü. Babanız bir yazar olduğunda okumak hakkında farklı düşünmeye meyillisinizdir. Her nedense, keyifli değildi benim için. Sanırım filmlere gitmek daha kolaydı - hatırlayın, o zamanlar çok harika filmler vardı. Ve bu da babamla beraber yapmayı çok sevdiğimiz bir şeydi.

E: Hangi filmi beraber izlediğinizi hatırlıyorsunuz?

D: Monty Python filmlerine bayılırdım. Hastasıydım. Babamı And Now For Something Completely Different'i izlemek için 45 dakika araba sürmek zorunda bırakmıştım. Filmden sonra söylendi durdu: "Bütün bu skeçler TV'de de var!"
Ama Holy Grail'e bayılmıştı.

E: Kariyerinize en çok kimin etkisi olmuştur?

D: Sanırım Josh Donen(yapımcı) diyeceğim. Bana Dövüş Kulübü'nün kitabını o vermişti ve Panic Room için o teklif getirmişti. Açıkçası biraz şöyle gerçekleşmişti: "Senaryoyu okudum ve sanırım bunu yapmak istemezsin, çünkü olayın tamamı bir evde geçiyor" ve -elbette- birisi bana bir kısıtlamadan dolayı bir şeyi yapmak istemeyeceğimi söylediğinde ben de "Neden? Aslında eğlenceli olabilir; belki de gerçekten birileri bundan bir şeyler çıkartabilir!" diye karşılık veririm. Ayrıca, Zodiac için de bizi o bulmuştu. Yani cevabım Josh ve Ceán(Chaffin, Fincher'in ortağı). Bu ikisi.


E: İlk hangi albümü satın aldığınızı hatırlıyor musunuz?

D: İlk satın aldığım albüm? Biliyor musunuz, Sonsuz Ölüm'ün film müziği olduğuna bahse bile varım, Burt Bacharach'a ait. O olduğunu biliyorum. 8 yaşındaydım. Muhtemelen ilk aldığım odur.

E: O albüm ne zaman işler kötüye gitse dinlenecek bir albüm...

D: O inanılmaz ve işe yaraması gerçekten çok acayip! [Raindrops Keep Falling On My Head'i mırıldanmaya başlıyor] Aman Tanrım! Raindrops Keep Falling On My Head'in çalacağına inanamıyorum! Bob Wagner'le (Fincher'in yönetmen asistanı) benim her zaman tartıştığım bir konudur bu. "Evet, süper film ama artık şu Raindrops Keep Falling On My Head'i geride bırakır mısın?" Evet, tabii ki, ama bilmiyorum neden...

E: George Lucas gençliğinizde sizin yakınınızda yaşıyordu ve siz de Industrial Light & Magic'te görev almıştınız. Lucas'la herhangi bir münasebetiniz oldu mu?

D: Hiç olmadı. O biraz, bilirsiniz, hepimizin olmak arzusuyla yanıp tutuştuğumuz birisiydi: Kendi dünyasını yöneten bir adam.

E: Rolling Stone için bir klip yapmıştın. Onlarla çalışırken gergin miydin?

D: Bu gerçek bir hikaye. Sanırım konserlerine ilk gittiğimde, 10 yaşımdaydım. Şarkılarını çok sevmiştim ve 'Love Is Strong' için bir klip yapacaktım. Biraz eğlenceli olacağını düşünmüştüm, kirli küçük Stones'lar. Bilirsiniz, bir hediye kutusundan çıkıp gelecek gibidir. "Evet! Bu bir Stones şarkısı!" gibi. Bu yüzden anlaştım ve 5 dakikalık bir klip yapıp işimi bitirdim, Mick'le bir konuşmadan ve Vancouver'a ulaşamadığımdan menejerleriyle bir kaç konuşmadan sonra.

E: Ne turnesindelerdi?

D: Evet. Sonra bir hafta boyunca üçüncü ağızdan söylentilerin işkencesine maruz kalmıştım, "Şunu beğenmemişler, bunu beğenmemişler, şöyle yapsan olur muydu, böyle yapsan olur muydu?" Ben de "Hey, adamım, ben size nasıl müzik yapacağınızı söylemiyorum, bırakın da klibimi nasıl biliyorsam öyle hazırlayayım..." dedim. Onlara ulaşmak için çok hiyerarşik tabakalardan geçmek gerekiyordu. Sonra biraz usanmaya başladım ve şu telefonu aldım: "Hey, aşağıya gelip provada onlarla görüşmeli ve yürürlerken son bir kez daha çekmelisin". Biraz kafam atmıştı. Ve tam gitmek üzereyken, "Biliyor musun? S.ktir et! Ne yapmak istediğinizi bu kadar biliyorsanız kendiniz devam edin!" diye düşünmeye başladım. Gerçekten usanmıştım. Sonra kayıtları toplamak için arenadaydım ve birden '(I can't Get No) Satisfaction'u duymaya başladım. Bütün titrememi almıştı! Birdenbire değiştim, "Ben bu yüzden buradayım! Neden burda olduğumu tamamen unutmuşum, bu saçmalıkları neden bir araya getirdiğimi tamamen unutmuşum: /bu/nun için!" Ve herkese haykırmak istediğim onca şey birden eridi gitti [kahkahalar]. Ne harika, ne şanslı bi adamım ben?

E: Çalışmasını izlemekten keyif aldığın başka yönetmenler kimler?

D: Ah, hmm... Bilmiyorum. Steven Spielberg'in çalışmasını izledim. Çok etkileyiciydi. Martin Scorsese'yi izledim - çok ilginçti. Sanki düzenleme odasını(editing room) besliyor gibiydi. Hiç bir şeyi yerde bırakmıyor, hepsini topluyor... Çok fazla film setinde bulunmadım. Arkadaşlarımın setlerinde bulundum. Ki bu da tabii ki çok acı verici oluyor çünkü orda oturuyorsunuz ve başlıyorlar, "Bir B kamerası ver, izin ver yardım ediyim", çünkü onları saçlarını yolarken görüyorsunuz, "Zamanım yok! Bunu çekemem, şunu çekemem!"

E: Spike Jonze ya da Steven Soderbergh gibi adamlar...

D: Evet, ya da Mark [Romanek, One Hour Photo'nun yönetmeni]. Steven çok fazla değil, çünkü çok sessiz çalışır. İnanılmaz bir set yönetimi vardır. Kendisi için oluşturduğu dünya ve o dünyanın işleyişi çok etkileyici.


E: 'The Curious Case Of Bejamin Button' filmini yaparken öğrendiğin en önemli şey neydi?

D: Oh, bilmiyorum! Ne öğrendiğimi bilmiyorum. Ama filmden memnunum. Filmlerinizden memnun olmak çok güzel. Çorapları at gübresiyle dolu insanlarla aynı çizgide olmak acı verici, filmini sevmeyen, sadece filme zarar vermek, onu acımasızca eleştirmek isteyenlerle. Bu çizgide olmak isteyen biri olmayı istemezsin, kendi filmini keni ellerinle parçalamayı!

E: Ne tür müzik sizi derinden etkiler?

D: Beatles coşkusuna biraz geri döndüm, nedendir bilmiyorum. Garip olansa 4 yaşındayken, ve büyümeye devam ederken biraz şöylesindir, "Oh, bu güzel bir şarkı ve bunu sevdim..." Sonraki yılsa bir başkası çıkar ve sonra 6 ayda bir yeni albüm çıkar. Şimdi orta yaşlardayım ve 27 yaşımdayken yaptıklarıma bakıyorum, ki çok berbattı, sonra Beatles'a bakıyorum ve diyorum ki, "Adamların bütün kariyeri 7 yıl sürmüştü!"

E: Dur biraz, Seven'ı 25 yaşındayken falan yapmadın mı?

D: Hayır, hayır, en az 30 yaşımdaydım! Bu hala acı verici. (Kahkahalar) Bir arkadaşım şöyle demeyi çok sever: "Hatırla, Mozart senin yaşındayken, 12 yıldır ölüydü!"

(*) R-Rated: 18 yaş sınırı olan filmler.


*********

İlgili Post: The Curious Case Of Benjamin Button