Aksiyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aksiyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Şubat 1

Sherlock Holmes

Sherlock Holmes: Fazla sanatsal ya da epik olmayabilir ama yeterince heyecanlı, eğlenceli ve ilginç.

Conan Doyle'un meşhur detektif serisinin baş kahramanı Sherlock Holmes'un beyazperdedeki maceraları da epey iddialı gözüküyor. Ya da en azından serinin ilk filmi öyle. 1800'lerin sonunda, İngiltere'de geçen filmde, zeki ve eğlenceli detektif Sherlock Holmes rolünde Robert Downey Jr. var. Onun asistanı doktor John Watson'u Jude Law, Sherlock'un gönlünü kaptırdığı kurnaz güzel Irene Adler'i ise Rachel McAdams canlandırıyor.

Londra'nın ünlü detektifi Sherlock Holmes, asistanı Dr. Watson ile birlikte çözülmedik dava bırakmamış ve hem halk arasında, hem de polis teşkilatında bir efsane haline gelmiştir. Öyle ki, zora sıkıştığında polisin yegâne çözüm kapısı olmuştur. O günlerde Londra'da yaptığı büyüler ve ayinlerle adını derinden derine herkesin aklına kazıyan Lord Blackwood, ayinlerinde kurban ettiği 5 kız ile 5 cinayet işlemiş bir suçlu olarak polis tarafından aranmaktadır. Bu konuda da Holmes'un yardımına başvurulur.

Holmes için basit ve sıradan olan bu olay, çok daha karışık bir hal almaya başlar ve Blackwood'un büyülerinin ardı arkası kesilmez. Artık halk ondan korkmaya başlamıştır ve polis bile onun peşine düşerken adımlarını ileri atamaz olmuştur. Son derece realistik bir düşünce yapısına sahip olan ve büyüye kesinlikle inanmayan Holmes, yardımcısı Watson ile hem Blackwood'un peşine düşer, hem de büyülerin arkasındaki hinlikleri aramaya devam eder. Tarafından terkedildiği sevgilisi Irene Adler de meçhul bir niyetle Holmes'un hayatında tekrar belirir ve Holmes için işleri daha da zorlaştırmaya başlar. Ama Holmes, bu davayı bir takıntı haline getirmiştir ve çözene kadar ne pahasına olursa olsun uğraş verecektir.

Mizah geni taşıyan aksiyon ve macera filmleri ile ünlü Guy Ritchie, her filmi gibi Sherlock Holmes'da da bizi oldukça heyecanlı ve vurdulu-kırdılı sahnelerle selamlıyor. Yakın çağın İngilteresi'ndeki o hafif loş, kirli ama eksantrik atmosfer ise filme ayrı bir tat veriyor. Görüntü ve ses yönetimi kusursuz, hatta ses konusunda bazı sahnelerde sahnenin duygu fırtınasının yönüne paralel olarak basit ve yalın müzikler kullanılması yeni sayılabilecek bir tarz ve yakın zamanda daha çok filmde karşımıza çıkabilir. Ağzında piposu kafasını hafif yukarı çekerek duruma dışarıdan tekrar bir bakış atan Sherlock Holmes figürü için Robert Downey Jr. ise biçilmiş kaftan.

Son sözü söyleyecek olursak Sherlock Holmes, fazla sanatsal ya da epik olmayabilir ama yeterince heyecanlı, eğlenceli ve ilginç. Karşımızda duran film, büyük ihtimalle 2010'ların Karayip Korsanları olacak ve özellikle Robert Downey Jr.'ın isminden sıkça söz ettirecek.

Film için Sinema Vesaire notu: B+

Perşembe, Ekim 22

Twilight Kritiği

Uzun süredir izlemeyi ertelediğim Twilight'ı geçtiğimiz haftasonu izledim. Huyum kurusun, bir şey çok popüler olunca ben biraz soğuyorum ondan. Twilight da benim için gereğinden fazla popüler olmuş bir filmdi, bir türlü izleyesim gelmedi filmi. Ama öyle ya da böyle popüler olduğu için izleyip görüş belirtmeyi daha doğru buldum. Hem 2. filmin arefesine ilk filmi izleyip daha taze fikirlerle girmek daha iyi oldu benim için.

Vampir filmleri çıktıkları her dönemde ilgi görmüşlerdir. Ayrıca yönetmene ve senariste de neredeyse sınırsız bir özgürlük tanırlar. Vampir kavramı her vampir filminde farklılık gösterebilir. Bunu kullanabilmek, çok büyük bir avantaj sağlar yönetmene. Ama kullanırken saçmalamak, filmi itici ve klişe bir havaya sokabilir.

Son zamanlarda ise adından çokça söz ettiren 3 vampir konulu yapım vardı piyasada: Twilight, Let the Right One In ve True Blood(Dizi). Dizi olarak True Blood'u takip etmesem de, diğer 2 filmi izleme imkanı buldum. İki filmdeki vampir kavramı da birbirinden -ana hatlar sabit kalsa da- farklı sayılırdı. 2 film de bu tanımı kendilerince yapıp kullanmışlardı.

Twilight, konusu itibariyle vampir filminden ziyade bir aşk filmi gibi duruyor. Popülaritesini de buna bağlamak en doğrusu olur zaten. Hikaye oldukça basit gelişiyor: Bir vampirle bir kız birbirlerine aşık oluyor ve bu aşkın imkansızlığına rağmen birlikte olmak için çabalıyorlar. Senaryoya bir kaç kötü adam dahil oluyor ve vampir kızı korumak için herşeyini veriyor. Bu açıdan baktığımızda bilindik aşk filmlerinden çok da bir farkı olduğunu söyleyemeyiz olay kurgusunun.

Öte yandan, vampirlere has karakteristikler ve doğa üstü güçler, pek tabii filme renk katıyor. Vampirler dünyasında normal bir insan, bir nevii bir iç savaşı ve vampirler arası çekişmeleri tetikliyor. Filme heyecan ve aksiyon bu noktada hepten dahil oluyor.

Yani ilginç ve farklı konusu hem vampir filmlerine özgü o heyecanı bilindik şekliyle, hem de bu türde rastlanması güç olan romantizmi farklı bir dünyada, farklı bir pencereden yaşatıyor film bizlere.

Ancak filmin zayıf düştüğü noktalar yok değil.

Herşeyden önce, belirttiğim gibi Twilight çok sıradan ve basit bir hikayeyle geliyor bize. Normal bir aşk filminde klişe sayabileceğimiz bir senaryoyu, insanüstü ögelerle kotarıp sunuyor seyirciye. Ancak bu, hikayenin sıradanlığıyla verdiği kötü izlenimin üzerini örtmeye yetmiyor. Son bulduğunda size çok birşey anlatmadığı ya da yaşatmadığı kanısına varıyorsunuz filmin.

Bir üst paragrafın anlattığını biraz daha açtığımızda bu konuya paralel olarak ortaya çıkan bir kaç zayıflığı daha var filmin. Mesela film daha önceki vampir filmlerinde görmediğimiz yeni özellikler veriyor karakterlere. Ancak bunu o kadar kuralsız ve başıboş yapıyor ki, ucu açık bir "vampirlik" kavramı oluşturarak iyi niyetimizi suistimal ettiği hissiyatını verebiliyor bizlere. Bir vampirde insanların düşüncelerini okuma, diğerinde ise geleceği resmetme özelliği varken geriye kalan vampirlerin sıradışı özelliklerinden bahis açılmıyor. Ve ne acıdır ki, sadece bu iki vampirin sıradışı özelliği senaryoyu büyük ölçüde şekillendiriyor. Bir bakıma, işine geldiği gibi oluşturuyor vampir imajını film. Bu bizim, senaryoya olan güvenimizi ister istemez sarsıyor.

Yönetmenlik açısından ise tek zayıflığa aksiyon sahnelerinde rastlıyoruz. 80'lerin filmlerini andırırcasına amatör gözüken aksiyon sahneleri görebiliyoruz filmde. Sahneler parça parça çekilmiş ve sonra şeritler uhu ile birbirine yapıştırılmış gibi bir izlenim veriyor bize. Bunun dışında görüntü yönetmenliği ve kamera açıları bizi tatmin edecek seviyedeler.

Tabii ki bu eksilerin hepsinin olmasa da, bazılarının bir "özrü" olabilir. En başta, senaryodaki tüm uyuşmazlıklar ya da zayıflık ve sıradanlıkları, filmin beyazperdeye bir romandan uyarlanmış olmasına bağlayabiliriz. Kitabı okumadığım için filmle aralarında büyük farklar var mı bilemiyorum ancak filmde bu denli sıradan görünen hikaye kitapta çok güzel işlenmiş olabilir.

Ayrıca Twilight, 4 filmlik(düzeltme için Calamity Jane'e teşekkürler) bir serinin giriş filmi olduğundan, devam filmleri için gereken temelleri atma yükümlülüğünü omuzlarında taşıyan bir film. Bu bağlamda standart bazı kalıpların filmi basitleşmek pahasına da olsa kullanılması yerinde olmuş bana göre. Eğer devam filmlerinin olacağı belliyken çekilen bir giriş filminden bahsediyorsak, onu seri içindeki konumuna göre değerlendirmek en doğrusu olacaktır.

Sonuç olarak, Twilight vampir filmlerindeki alışıldık atmosfer ile klişeleşmiş aşk senaryolarını birleştirip melez bir tür olarak karşımıza çıkan bir romantik vampir filmi. Eksileri artılarından ağır basıyor gibi görünse de, bir serinin ilk filmi olması hasebiyle hoş görülerek izlemeye değer bir film konumuna geliyor. Abartıldığı kadar iyi olmasa da, yok sayılacak kadar kötü bir yapım değil.

Filmin fragmanını izlemek için tıklayınız.

Cumartesi, Temmuz 11

Haftasonu Tavsiyesi #4: In Bruges

Son döneme ait suç filmlerinde gözle görülür bir akım başladı: Komik ve eğlenceli kötü adam figürleri oluşturmak. Evet, biliyorum, bundan yavaş yavaş sıkılmaya başladığımızı söylemek çok da yanlış olmaz. Korkarım sevgili senarist/yönetmen arkadaşlarımız bir klişe haline gelinceye kadar bu akımın peşinden koşacaklar. Ancak bu akım, In Bruges'i kötü bir film yapmaya yetmiyor, hatta çoğu klişe sınıfına girmeye aday şeyde olduğu gibi doğru şekilde kullanıldığında oldukça kaliteli bir yapıma da öncülük ediyor.
Önce filmin adına açıklık getirmek isterim, zira ben filmi izleyene kadar Bruges sözcüğüyle 'Bruge-giller' gibi bir aile kastedildiğini sanıyor, filmin ismininse aklımda derin yer eden 'One Night At McCool's' filminin ismi gibi bir şey kasdettiğini sanıyordum. Yani "Brugegiller'de olanlar" gibi bir aile komedisi falan sanıyordum filmi. Bu büyük yanılgı, "filmi izlemeden hakkında mümkün olduğunca az bil-izlerken mümkün olduğunca çok sürprizle karşılaş" politikamın bir ürünü tabii ki.
Bruges, Belçika'nın kuzeydoğusunda yer alan küçük bir şehir. Çoğu Avrupa şehrinde olduğu gibi ortaçağa ait mimari izleri taşıyor. Tabii -filmde belirtildiği kadarıyla- Bruges'in farkı, bu izleri çok iyi muhafaza etmesi. Tahmin edeceğiniz üzere filmin ismi de film hakkında ufak bir bilgi vermiş oluyor: Kahraman(lar)ımızın Bruges macerası.
Ray(Colin Farrell) ve Ken(Brendan Gleeson), para için çalışan iki suikastçidir. Filmse henüz başladıkları bir görevi tamamladıktan sonra patronlarından aldıkları bir talimatla bir müddet gizlenmek için Bruges'a gitmeleriyle başlar. Birbirleriyle kan bağları olmamasına karşın iki kardeşi andıran kahramanlarımızdan genç olan Ray, bir küçük kardeş gibi mızmızlanmayı kesmez, ona nazaran biraz daha yaşlı olan Ken ise onu yatıştırmaya çalışan bir abi havasındadır, ne olursa olsun burada iyi vakit geçirmeleri ve şehri mümkün mertebe gezip görmeleri, tatillerinin keyfine bakmaları gerektiği fikrindedir.
Ken ve yanında zoraki getirdiği Ray, şehrin içinden geçen nehriyle, binaların verdiği gotik havayla ve kendine has atmosferiyle özgün bir niteliğe sahip bu küçük şehirde vakitlerini harcamaya koyulurlar. Mızmız kardeş Ray her ne kadar zorlanarak dışarı çıkarılmış olsa da, cücelerle alakalı bir filmin çekildiği bir film setinde gördüğü bir kızdan, Chloë'den(Clémence Poésy) etkilenerek çekilmez tatilini güzelleştirmek adına bir fırsat yakalamış olur. Ray Chloë ile vakit geçirmeye koyulurken, Ken'i ise bir başka görev beklemektedir.
In Bruges'in öyküsü hakkında söyleyebileceklerim bu kadar. Sıradışı bir hikaye gibi görünmese de içinde barındırdığı küçük hikayeler ve ayrıntılarla film farkını ortaya koyuyor. Küçük bir şehirde, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az karakterin kısa süreli birlikteliğinden doğan hikayesi, izleyicinin filmin atmosferinden uzaklaşmasına izin vermeyen öyküleme tekniğiyle yoğrulup, üzerine Bruges gibi bir ortaçağ şehrinin havası eklenince ortaya tadından yenmez bir suç-komedi filmi çıkmış oluyor.
Filmin Fragmanı:

Pazar, Nisan 12

Appaloosa | Kanun Benim

Esasında haftalar önce verilmiş bir sözdü bu eleştiri. Ama yazmak anca bugüne kısmet oldu. Ülkemizde de geçtiğimiz Cuma vizyona girdiğini göz önünde bulundurursak, isabet oldu bir bakıma.
Günümüzde Western filmi çekmek, bir hayli cesaret isteyen bir iş. Yönetmen ya da senarist ne kadar usta, ne kadar iddialı olursa olsun; Hollywood'un Western köşesine uzun süredir kurulu olan başyapıtların sayısı epey fazla. Bu durumda, ortaya konulan yapıtın, öncekilerden farklı olmayı, seyirciye farklı bir havayı yaşatabilmeyi becerebilmesi gerekiyor. Konuyu dağıtmadan araya ekleyelim, ne gibi derseniz, 3:10 to Yuma derim. Ona ayrı bir post, ayrı paragraflar gerekir elbet ancak, son yıllarda yapılan en iyi Western filmi olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. 3:10 to Yuma'dan başka göze çarpan bir yapım da olmamıştı sinema sektöründe son yıllarda.
Appaloosa, eleştirisini yazmakta gecikmekte iyi ettiğim bir film. Yoksa daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, filmi izledikten hemen sonraki hayal kırıklığıyla yazacağım cümleler, gerçekten çok sert ve acımasız olurdu. Yani sözün özü, Appaloosa beni büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. Ancak konuyu böyle kestirip atacak değilim elbet, filmden de az çok yazmak için oturdum zira ekranın başına.Appaloosa'nın başrollerinde, aynı zamanda filmin yönetmenliğini yapan, senaryosunda da emeği bulunan Ed Harris, Viggo Mortensen (Nam-ı diğer Aragon) ve Renée Zellweger'i görüyoruz. Hatta Renée Zellweger'i bu kadar yaşlı görmek üzüyor da bizi. Yıllar eskitiyor tabi herkesi. Zengin bir oyuncu kadrosuna ihtiyacı olmayan senaryoyu, fazlasıyla besleyebilecek isimler bunlar.
Film, bilmemkaçlı yıllarda, bir haydut çetesinin elinden bir türlü kurtulamayan bir kasabanın (Appaloosa) iki ünlü kovboyu, ki bunlar başrollerimiz Ed Harris ve Viggo Mortensen olurlar, şerif olarak kiralamasıyla başlıyor. Film de tahmin edeceğiniz gibi, kasaba şerifi ve yardımcısıyla, bu haydut çetesi arasında olan mücadeleyi anlatıyor.Her filmin senaryosunun yapısını kabaca bir iskelet üzerine oturtabilirsiniz. Falan olur, filan olur sonra şunlar bunlar olur gibisinden. (Bugün biraz manyak yazıyorum galiba). Appaloosa'nın senaryosu da kabaca az önceki paragraftakilerden müteşekkil. Ancak "iyi" sayılabilecek filmlerin aksine, Appaloosa, bu iskeleti yeterli dram, aksiyon ya da trajediyle donatamıyor. Sorun da burada başlıyor. Filmde bir sonraki sahnede ne olacağını az çok kestirmeye başladığınız zaman, filmin klişeleşmeye adım adım gittiğini sezmeye başlıyor ve hızla soğuyorsunuz filmden. Film sizi şaşırak etkileyemiyorsa, dramı yaşatarak etkileyebilmeli, bunu da yapamıyorsa, başka bir şekilde, bir yolunu bulup etkilemeli sizi. Ama bir film sizi bir türlü etkileyemiyorsa, sizin için zaman kaybından öteye gidemiyor doğal olarak.
Film hakkında bu kadar sert eleştirilerde bulunmam, filmin tamamına yayılmış bir hayal kırıklığından kaynaklanmıyor aslında. Her Western'de olması gereken ve klişe değil klasik statüsüne giren sahneler de var filmde. Buralarda belki biraz tatmin olabiliyorsunuz. Ancak filmin geri kalanında, özellikle finale yaklaştıkça, maalesef pek de olumlu düşünceler belirmiyor kafanızda.Sonuca bağlayalım, Appaloosa, "farklı" bir yaklaşım getirmiyor Western stiline. Hatta sadece Western olarak değil, bir film olarak da farklı kategorilerden klişeler barındırıyor içinde. Şu ana kadar eleştirisini yazdığım filmler içerisinde, maalesef en kötüsü.
Not: Yazıyı bitirip afişi eklerken afişteki cümle gözüme çarptı: "Nefes kesen bir aksiyon ve etkileyici bir gerilim."(Peter Travers - Rolling Stone)
Aynı filmi mi izledik hemşerim??
Not(2): Bizimkiler de bulunabilecek en saçma ismi bulmuş: "Kanun Benim!" Ben olsam "Bil Bakalım Kim?" koyardım bunun ismini.