Cumartesi, Nisan 24

Pure Beauty

Robin Hood, 14 Mayıs'ta sinemalarda...

The Guitar [2008]

Melody Wilder, gırtlak kanseri olduğunu ve en fazla 2 ay kadar ömrünün kaldığını öğrenir. Maalesef -her ne kadar bir insanın hayatta alabileceği en kötü haberlerin başında bu gelse de- alacağı tek kötü haber bununla sınırlı kalmaz, aynı zamanda işinden de kovulmuştur. Ancak artık ölümünü bekleyen çoğu hastanın aksine O, kalan 2 ayda korkularının gerçeğe dönüşmesini beklemeye değil; hayallerinin peşinden koşmaya karar verir.

Önce eski kimliğine dair ne varsa onlardan kurtulur Melody. Bir nevi "başkalaşma" seansına girmiştir ve geçmişinden arınmak bu yoldaki en önemli adımdır onun için. Kalan 2 ayını kredi kartlarının limitlerinin ona izin verdiği kadar zengince yaşamaya koyulur. Yeni bir daire kiralar, yeni eşyalar ve yeni elbiseler edinir, yeni arkadaşlıklar ve ilişkiler içine girer, bir de çocukluğunda hayalini kurduğu elektro gitara sahip olarak günlerini onu çalmakla geçirir.

Ancak süresi dolarken Melody'nin hayatında işler beklediği gibi gitmemeye başlar ve kısa da olsa kalan ömrü karşısına tekrar kötü sürprizlerle gelmektedir.

Bir bütün olarak bakıldığında, basit ve klasik bir mesaj peşinde koşuyor The Guitar. Bu mesajı ilk ve son sahne dahil filmin tümüne yayıyor ve kahramanımızın hikayesi de bu mesajı doğrular nitelikte gelişiyor. Fazla sayıda karakter içermeyen filmde başrolümüz Saffron Burrows'un performansı tatmin edici. Özellikle ölümü bekleyen bir insanın umutsuzluğunu simgeleyen ifadeyi yüzüne ustaca yansıtışı takdire şayan. Ayrıca kurgu olarak film sürekli parantezler açtığı için o parantezlerin kapanmasını beklemek izleyicinin filme olan ilgisini daha iyi tetikliyor.

Ancak her basit ve klasik mesaj verme kaygısı taşıyan filmde olduğu gibi The Guitar'da da bu mesajın klişeleşme tehlikesinin filmin omuzlarındaki yükü maalesef filme ağır geliyor ve zaman zaman film aşırı bayağı bir hal alıyor. Aynı zamanda diyaloglar zayıf ve olay örgüsü çok yüzeysel. Film bu eksilerle bir önceki paragraftaki artılar arasında gidip geliyor ve bazen iyiye çok yakın, bazense çok kötü ve sıradan bir görünüme bürünebiliyor. Sonuna gelindiğindeyse en azından izleyicinin zihninde açılan parantezlerin tamamı kapanıyor ve film zayıf yönleri bulunsa da bütün bir mesaj halini almayı başarıyor.

Film için Sinema Vesaire Notu: B-

Cuma, Nisan 16

Empire Dergisi Tuncel Kurtiz Röportajı (Bölüm 1)

Blogu öteden beri takip edenler, ülkemizde bir dönem çıkmış ancak düşük satış rakamları yüzünden yayın hayatına son verilmiş Empire Türkiye dergisine olan düşkünlüğümü bilirler. Derginin eski sayılarını karıştırırken Temmuz 2008 sayısında Olkan Özyurt tarafından yapılmış Tuncel Kurtiz röportajına rastladım. Ben okurken çok keyif aldım ve son günlerde Ezel dizisiyle adından çokça söz ettiren usta Tuncel Kurtiz'in bu röportajını sizinle paylaşmanın da uygun olacağını düşündüm. Lafı dolandırmadan sizi bu röportajla başbaşa bırakayım(Uzun bir röportaj olduğundan dolayı bir kaç parça halinde yayınlamayı düşünüyorum):

--------------------------------------------------------------------------

"Ustalığı kabul etmiyorum. Ustalık zanaatta olur, ama sanatta olmaz. Sanatçı bildiğini tekrar eden değil, kendini yeni baştan yaratan ve daima arayandır. Talebe olmayı tercih ederim."

Bakmayın siz Tuncel Kurtiz'in sakallarına düşen o koca koca aklara. O, gencim diyen herkesi cebinden çıkarır. Öyle bir enerjisi var ki... Şöyle biraz keyiflensin, Can Yücel'den, Asaf Özdemir'den şiirler okuyor, dans ediyor, şarkı söylüyor. Yorulmak nedir bilmiyor. Açıkçası onun bu enerjisine şahit olunca, Empire olarak kendimizi hafiften yaşlı hissetmedik değil. Son olarak Adana'da Altın Koza Film Festivali'nde Usta Oyuncu Ödülü almak için sahneye çıktığında yine enerjikti. Fakat farklı olarak bu sefer duygularını gizleyemedi. Ee duygulanması da gayet normal. Daha üniversite yıllarında tanıştığı kadim dostu Yılmaz Güney'in memleketinde oyuncu olarak bunca yıllık çabası takdir ediliyordu.

Ama bu takdir konusunda biraz geç kalınmıştı sanki. Yaşayan en önemli Türk oyunculardan biri Tuncel Kurtiz. Türkiye şartlarında yetişen ve uluslararası sularda ciddi anlamda boy göstermiş kaç tane oyuncumuz var derseniz, Tuncel Kurtiz dışında pek de isim gelmiyor aklımıza. Hani Inside The Actors Studio için bir gün Amerika dışından oyuncu arasa, Türkiye'den Tuncel Kurtiz'i rahatlıkla konuk edebilir programına. Türk sinemasının kalburüstü onlarca filminde oynamış, Kuzuların Gülümseyişi'yle Berlin'de Gümüş Ayı kazanmış, Peter Brook gibi modern tiyatronun bir üstadıyla çalışmış kaç aktörümüz var ki?

Yaklaşık 50 yıllık oyunculuk hayatına sığdırdıkları inanılır gibi değil Kurtiz'in. Anlattıkça şaşıp kalıyorsunuz. Bir Cemal Süreyya'dan bahsediyor, sonra Derek Jerman'la ilgili bir anısını anlatıyor. Sanat dünyasının bu kadar uçlarında maceralar yaşamak, konuşma uzadıkça anlaşılıyor ki o kadar da güllük gülistanlık olmamış. Kimi zaman devlet, kimi zaman en yakın çalışma arkadaşları tarafından örselenmiş, kah işsiz kalmış ama buna rağmen doğru bildiği yoldan yürüyüp gitmesini bilmiş, ki hâlâ da öyle. Balıkesir'de sırtını Kaz Dağları'na dayamış Çamlıbel Köyü'nde yaşıyor ve çekimler oldukça bu enfes mekanı terk ediyor. Merhaba diyen herkese kapısını açıyor. Empire de üstada merhaba deyip Kurtiz'den aktörlük hayatının sayfalarını açmasını istedi. O da babacan tavrıyla içeri 'buyur etti'. Kurtiz'le bu zaman yolculuğuna Empire'dan Olkan Özyurt'u gönderdik. Yolculuk sonrası ufuk açıcı bir serüven yaşadığı her halinden belliydi.

EMPIRE: Usta Oyuncu Ödülü, sizi epey duygulandırdı. Genelde ödülleri soğukkanlılıkla karşılamanıza alışığız ama bu sefer farklı oldu. Neden bu kadar hislendiniz?

KURTİZ: Ben hiçbir zaman ödül beklemedim. Ödüller jürilerin tutumlarına bağlıdır. Ödül beklemektense, alınca şaşırmayı yeğlerim, "Vay be, bu da mı gelecekti başıma" derim. Ödül alınca sevindim tabii, ama bugüne kadar ödül alamadığım hiçbir yarışmanın jürisini eleştirmedim. Çünkü ben de birçok jüride bulundum, nasıl sübjektif olunabileceğini ve olunması gerektiğini de biliyorum. Son olarak Kopenhag Film Festivali jürisinde hiçbir ödül vermediğimiz Kalpazanlar (Die Falscher) filmi, bu yıl En İyi Yabancı Film Oscar'ı aldı. Ama Altın Koza'da bana verilen ödül değil, başka bir şeydi. Bir sevgi seli ile karşılaştım ve bunca yıl yaşadıklarımın, yaptıklarımın haklılığını gösterdi, beni doğruladı. Duygulanmamak mümkün mü?

EMPIRE: Gerçekten usta bir oyuncusunuz. Belki artık ustalık sıfatı bol keseden dağıtılır oldu ama bu sizin için geçerli değil. Peki, emeklerinizin tam karşılığını bulamadığınızı düşünüyor musunuz?

KURTİZ: Ustalığı kabul etmiyorum. Ustalık zanaatta olur, ama sanatta olmaz. Sanatçı bildiğini tekrar eden değil, bir spiralin en ucunda kendini yiyip, yeni baştan yaratan ve yarattığını da yok ederek, daima arayandır. Talebe olmayı her zaman tercih ederim. Hiçbir şeyi karşılık bekleyerek yapmadım. Sait Faik “Yazmasam ölecektim” diyordu. Ben de yapmasam bütün bunları herhalde kendimi yok ederdim. Geçen yıl Fatih Akın, kendisine sorulan “Tuncel Kurtiz’le çalışmak nasıldı?” sorusuna, “Çok güzeldi, çok eğlendik, çok keyif aldık” gibi klişe bir cevap vermektense, sadece “Tuncel Abi’nin yaşına geldiğimde onun gibi olmak istiyorum” dedi. Bir insan için bundan büyük karşılık olur mu?

EMPIRE: Siz bir bürokrat çocuğusunuz fakat bunu pek de hissettirmiyorsunuz. Küçük burjuva bir aileden gelmenize rağmen politik görüşünüz sosyalizmden yana. Bunu her fırsatta vurguluyorsunuz. Bu politik görüş oyunculuk hayatında nasıl kapılar araladı size?

KURTİZ: Anne ve baba tarafım Osmanlı’dan bu yana bürokrasinin içindeydi. Ben ailemle adım adım Anadolu’yu dolaşırken, babamın, annemin nasıl çalıştıklarını ve politik güçler tarafından nasıl hırpalandıklarını yakından gördüm. Beş yıllık ilkokulu sekiz ayrı şehirde bitirdim. Çünkü babam kendi doğrularını söylediği için huduttan hududa atıldı. Ülkemizin üzerinde dolaşan kara bulutlardan bahsettiği için hakkında açılan soruşturmaları ondan bana kalan kütüphaneyi karıştırırken sicilinde okudum. Hep sürüldü. Tevfik Fikret, Neyzen Tevfik, Şair Eşref, Nef’i dilinden düşmezdi. “Eğri olsam yay gibi elde tutarlar beni, doğru olsam ok gibi uzağa atarlar beni” sözü şiarıydı ve Vala Kurtiz hep uzağa atıldı. Ben de babamın izinden gittim, ama daha uçlarda dolaştım. Politik görüşüm bana kapılar aralamadı, kapılar kapattı yüzüme, ama ben kendi kapılarımı açtım.

Münir Özkul üzerine...
Münir Abi’nin o inanılmaz oyunculuğu, kendini daha da geliştirmek için harcadığı çaba ve bunu biz gençlerle büyük bir cömertlikle paylaşması… Bunu bir klişe olarak almayın. Kelimenin tam anlamıyla büyük bir oyuncu ve büyük bir insandı.

EMPIRE: Tiyatroya gönül vererek başladınız ve çıraklık döneminizde Münir Özkul’un adını çok anıyorsunuz. Onu sizin hayatınızda özel kılan nedir?

KURTİZ: Profesyonel tiyatroda ikinci yılımdı. Okuyan bir delikanlıydım. Oyunculuğun yanı sıra sahne amiriydim. Stanislavski, bulabildiğim yazıları ile hayran olduğum bir tiyatro adamıydı. Tiyatro konuşurken bütün alıntılarımız Stanislavski ile başlardı. Amerika’da çocukken geçirdiğim 2,5 yıl ve Tarsus Koleji’ndeki iki yılda elde ettiğim İngilizce bana dünya edebiyatı ve tiyatrosunu takip etme imkânı sağladı. Münir Abi bir gün bana dört tane İngilizce kitap getirdi. Yıl 1960. My Life in Art, An Actor Prepares, Building a Character ve Martı’nın reji çalışması. Stanislavski’nin bu kitapları, değerli sanatçı Suat Taşer tarafından daha tercüme edilmemişti. İngilizce bilmeyen Münir Abi’de bu kitapların ne aradığını sorduğum zaman, Münir Abi beni şöyle cevapladı: “Küçük Sahne’nin açılış günlerinde herkes Stanislavski konuşuyordu, ama ben bir şey anlamıyordum. Bakırköy’den arkadaşım Murat Güler ki, Manş’ı geçen ilk Türk’tür, bana bu kitapları getirdi ve satır satır tercüme ederek okudu.” Sonra da “Al artık bu kitaplar senin” dedi. Ben de Münir Abi’nin bana hediye ettiği bu kitapları satır satır okumaya çabaladım. Oyundan sonra Emirhan’a giderdik hep beraber, çaylarımızı içerken bize Charlie Chaplin’i anlatırdı. Biz de sanki Şarlo kendisi anlatıyormuş gibi dinlerdik. Münir Abi’nin o inanılmaz oyunculuğu, kendini daha da geliştirmek için harcadığı çaba ve bunu biz gençlerle büyük bir cömertlikle paylaşması… Bunu bir klişe olarak almayın. Kelimenin tam anlamıyla büyük bir oyuncu ve büyük bir insandı.

(1. Bölüm Sonu)

Pazartesi, Nisan 12

Altın Klavye Blog Ödülleri

Altın Klavye Blog Ödülleri'nde oylama bugün başladı. Kültür sanat blogları kategorisinde Sinema Vesaire'ye oy vermek istiyorsanız http://kultur.altinklavye.com/ adresindeki anketten sinemavesaire.blogspot.com seçeneğini işaretleyip oy ver butonuyla oyunuzu verebilirsiniz. Teşekkürler.

Los Abrazos Rotos (Broken Embraces/Kırık Kucaklaşmalar) [2009]

Romantik filmlerin adından söz ettirebilecek kaliteye sahip olması için artık sadece birbirlerine kavuşamayan iki aşık barındırması yeterli gelmiyor. Bu janrın ekmeğini son kırıntısına kadar yiyen yapımcıların filme ait hikaye noktasında üretkenlikleri arttıkça iyi kabul edilen bir yapım ortaya koyma şansları da artıyor. İşte hikaye noktasında bu üretkenliğin mahsülü olan bir yapım Kırık Kucaklaşmalar.

Film, yazar Harry Caine'in hayatındaki sıradan bir günle başlıyor ve gelişen olaylar, filme Harry'nin geçmişine inmek için gerekli olan zemini hazırlıyor. Yazarlığından önceki geçmişinde yönetmenlik yapan Harry'nin başından geçen tutkulu ancak zor ve dramatik bir aşk hikayesi filmin ardında boylu boyunca uzanıyor. Bu aşk, Harry'nin hayatını ciddi biçimde etkiliyor ve mevcut kişiliğinin oluşumunda esas rolü oynuyor.

Harry'nin geçmişi, zengin kocası Ernesto'nun kendisine sapıklık derecesinde bağlı olduğu yasak aşkı Lena üzerine kurulu. Bu geçmişte Lena hayatından kaçabildiği kadarıyla Harry'ye sığınıyor ve bu sığınış aralarındaki daha da aşkı alevlendiriyor. Neredeyse imkansız bir aşkın avucuna düşen Harry ile altın kafeste olmasına rağmen etrafını kuşatan mutsuzluğa tek çareyi Harry'de bulan Lena, 3. kişiye yani Ernesto'ya direnişi göze alıyor. İki sevgilinin bu mücadelesi olayları farklı bir boyuta taşıyor ve filmin hikayesi bu noktada özgünlük kazanmaya başlıyor.

Yapı itibariyle düz bir film Kırık Kucaklaşmalar. Bu kavramı açmak gerekirse film, imgeler üzerine farklı anlamlar yüklemeye ya da kendi içinde küçük ironiler, göndermeler yapmaya çalışmıyor ve söyleyeceklerini doğru zamanda açık bir biçimde söylüyor. Dolayısıyla bu konudaki doğru zamanlaması filmin uzunluğunun seyircinin ilgisini baltalamasına engel oluyor ve film ekran başındakileri uyanık tutarak kozlarını idareli kullanmasını biliyor. İşte bu noktada işe gizem katarak sınıfındaki filmlerden ayrı bir yere konulmayı hak ediyor.

Son tahlilde düz ve uzun gözükmesine rağmen etkileyici hikayesi ve bu hikayeyi iyi işleyişiyle izlenmeye değer bir film niteliği kazanıyor Kırık Kucaklaşmalar. Yılların eskitemediği Penélope Cruz da her zamanki gibi adına yakışır bir role daha imzasını atıyor.

Film için Sinema Vesaire notu: B-

Pazar, Nisan 11

Hayat Var ve Sanat Filmleri

İzleyici ve popülarite anlamında ibre hala absürt ve seviyesiz komedilerden yana görünse de Türk Sineması uluslararası platformda adından söz ettirebilecek kalitede, dikkat çekecek derecede imge ve derinlik yüklü yapımlar da çıkarmıyor değil son zamanlarda. Şüphesiz bu akımın öncülerinin izinden gelen yönetmenlerden birisi de Reha Erdem.

İşte Erdem'in Kosmos'tan bir önceki filmi Hayat Var da ülkemizde yeterince olmasa da Avrupa'da birtakım festivallerde göze çarpmış ve övgüler almış bir film. Kısa bir süre önce izleme şansı bulduğum film için benim görüşlerim de oldukça olumluydu.

Film, Hayat adında bir ortaokul öğrencisinin hayatını, İstanbul portreleri ve Arabesk esintileri eşliğinde anlatıyor. Hayatı okuldan ve evden ibaret olan Hayat, annesinden boşanmış olan babası ve ciğerlerinde ileri derecede hastalığı bulunan yarı-yatalak dedesi ile birlikte yaşamaktadır. Babası para kazanmak için yasadışı faaliyetlerde bulunurken kızını da çoğu zaman kendi başına bırakmaktadır. Her ne kadar Hayat'ın ailevi sorunları okuluna da aksetmişse de Hayat bu hayattan sığınacağı tek yer olan okulunu da bırakmak istemez.

Hayat'ın okul ve ev yaşantısında çevresindeki karakterlerle farklı farklı ilişkileri vardır ve filmdeki her bir ilişki ayrı bir yan hikaye niteliği taşımaktadır aynı zamanda. Film de Hayat'ın hayatındaki bu hikayeler üzerine kurulu bir yol izler.
Filmin ayakta tutan bu hikayelerden her birinin kendi içinde barındırdığı tutarlılıklar ve hikayelerin özgünlüğü filme ayrı bir güç katıyor şüphesiz. Bunun yanında Erdem'in filminde çizdiği karakterler oldukça güçlü ve çelişkisiz. Görüntü yönetimi boyutundaysa İstanbul'u bu denli iyi kullanabilen yönetmen sayısı çok çok azdır ve Erdem bu filmiyle bu isimler arasında önemli bir yer edinmiştir kendine. Sahnelere ilmek ilmek dokuduğu İstanbul manzarasının üzerine serpiştirdiği Arabesk müziklerin filme kattığı alaturka tatsa eşine az rastlanır cinsten. Ses yönetimi sadece müzikleriyle değil her yönüyle de eksiksiz bir film Hayat Var.

Burada son bir parantez açıp yazıyı noktalamak lazım. Sanat filmi deyince çoğu izleyicinin yıkılmaz önyargıları vardır ve hemen herkesin aklına uzun, sıkıcı, anlamsız yapımlar gelir. Evet, sanat filmi senaryosuyla ya da performanslarıya izleyiciyi doyurmak niyetinde değildir ancak bir filmin kalitesini sadece senaryo ya da oyunculuklar belirlemeyebilir. Önemli olan izleyicinin sinemadan ne beklediğini bilmesidir ve kendisinden övgüyle bahsedilen her filme tam not vermek için giderse seyirci, filmden ne beklediğinden zerre haberi yok demektir.

Öte yandan "sanat filmi" kavramının arkasına sığınarak saçma sapan işler çıkaran nice yönetmenler vardır ki oluşan bu önyargılar sebebiyle giyotine gitmesi gerekenler sanat filmleri değil bu insanlardır. Oysa ki sinemanın kendisi bir sanattır ve izleyiciyi etkisi altına alabilen her şey, bu etkinin sebebinin ne olduğunu kat'i surette bilmeye gerek olmaksızın, iyi bir sanat eseridir.

Sonuç itibariyle Hayat Var benim nezdimde iyi bir filmdir ve vakit oldukça bu blogda daha çok yer bulacaktır.

Cumartesi, Nisan 10

Sinema Vesaire ve 2010 Blog Ödülleri

11 Mart'tan bu yana, yani yaklaşık 1 aydır yazmamışım bloga. Öncelikle bu yazısız geçen 1 ay için tüm Svs okurlarından özür dilerim. Oscarlar döneminde bol bol film izleyip kritik yazmaya özen göstermiştim ancak sonra sağlam bir nadas dönemine girdim. Mart ayı sonunda sınavlarım da olduğu için pek bir şey yazmaya fırsat bulamadım açıkçası.

Diğer yandan bu yıl 3.sü düzenlenen [2010] Blog Ödülleri'ne başvurduk ve başvurumuz kabul edildi. Oylama süreci dün itibariyle başlamış bulunmakta. Hal böyleyken blogun daha fazla göz önünde bulunacağını ümit ediyorum ve bu da beni yazmaya itecek bir başka sebep olur umarım.

Lafı uzatmayalım, kendimi oyalayacak fazla bahanem kalmadığı için bir süredir beklettiğim film kritiklerini ve yeni yazı dizilerini mümkün mertebe beğeninize sunmak istiyorum. 2010 Blog Ödülleri'nde kültür-sanat kategorisinde Sinema Vesaire'yi destekliyorsanız oy vermek için aşağıdaki adrese buyrun lütfen:
http://2010.blogodulleri.com/