Sinema, hayatın yağmuru bardaktan boşanırcasına yağarken altında ıslanmadan barınabileceğiniz en iyi sığınaktır.
Melody Wilder, gırtlak kanseri olduğunu ve en fazla 2 ay kadar ömrünün kaldığını öğrenir. Maalesef -her ne kadar bir insanın hayatta alabileceği en kötü haberlerin başında bu gelse de- alacağı tek kötü haber bununla sınırlı kalmaz, aynı zamanda işinden de kovulmuştur. Ancak artık ölümünü bekleyen çoğu hastanın aksine O, kalan 2 ayda korkularının gerçeğe dönüşmesini beklemeye değil; hayallerinin peşinden koşmaya karar verir.
Önce eski kimliğine dair ne varsa onlardan kurtulur Melody. Bir nevi "başkalaşma" seansına girmiştir ve geçmişinden arınmak bu yoldaki en önemli adımdır onun için. Kalan 2 ayını kredi kartlarının limitlerinin ona izin verdiği kadar zengince yaşamaya koyulur. Yeni bir daire kiralar, yeni eşyalar ve yeni elbiseler edinir, yeni arkadaşlıklar ve ilişkiler içine girer, bir de çocukluğunda hayalini kurduğu elektro gitara sahip olarak günlerini onu çalmakla geçirir.
Ancak süresi dolarken Melody'nin hayatında işler beklediği gibi gitmemeye başlar ve kısa da olsa kalan ömrü karşısına tekrar kötü sürprizlerle gelmektedir.
Bir bütün olarak bakıldığında, basit ve klasik bir mesaj peşinde koşuyor The Guitar. Bu mesajı ilk ve son sahne dahil filmin tümüne yayıyor ve kahramanımızın hikayesi de bu mesajı doğrular nitelikte gelişiyor. Fazla sayıda karakter içermeyen filmde başrolümüz Saffron Burrows'un performansı tatmin edici. Özellikle ölümü bekleyen bir insanın umutsuzluğunu simgeleyen ifadeyi yüzüne ustaca yansıtışı takdire şayan. Ayrıca kurgu olarak film sürekli parantezler açtığı için o parantezlerin kapanmasını beklemek izleyicinin filme olan ilgisini daha iyi tetikliyor.
Ancak her basit ve klasik mesaj verme kaygısı taşıyan filmde olduğu gibi The Guitar'da da bu mesajın klişeleşme tehlikesinin filmin omuzlarındaki yükü maalesef filme ağır geliyor ve zaman zaman film aşırı bayağı bir hal alıyor. Aynı zamanda diyaloglar zayıf ve olay örgüsü çok yüzeysel. Film bu eksilerle bir önceki paragraftaki artılar arasında gidip geliyor ve bazen iyiye çok yakın, bazense çok kötü ve sıradan bir görünüme bürünebiliyor. Sonuna gelindiğindeyse en azından izleyicinin zihninde açılan parantezlerin tamamı kapanıyor ve film zayıf yönleri bulunsa da bütün bir mesaj halini almayı başarıyor.
Film için Sinema Vesaire Notu: B-
Blogu öteden beri takip edenler, ülkemizde bir dönem çıkmış ancak düşük satış rakamları yüzünden yayın hayatına son verilmiş Empire Türkiye dergisine olan düşkünlüğümü bilirler. Derginin eski sayılarını karıştırırken Temmuz 2008 sayısında Olkan Özyurt tarafından yapılmış Tuncel Kurtiz röportajına rastladım. Ben okurken çok keyif aldım ve son günlerde Ezel dizisiyle adından çokça söz ettiren usta Tuncel Kurtiz'in bu röportajını sizinle paylaşmanın da uygun olacağını düşündüm. Lafı dolandırmadan sizi bu röportajla başbaşa bırakayım(Uzun bir röportaj olduğundan dolayı bir kaç parça halinde yayınlamayı düşünüyorum):

Münir Özkul üzerine...
Altın Klavye Blog Ödülleri'nde oylama bugün başladı. Kültür sanat blogları kategorisinde Sinema Vesaire'ye oy vermek istiyorsanız http://kultur.altinklavye.com/ adresindeki anketten sinemavesaire.blogspot.com seçeneğini işaretleyip oy ver butonuyla oyunuzu verebilirsiniz. Teşekkürler.
Romantik filmlerin adından söz ettirebilecek kaliteye sahip olması için artık sadece birbirlerine kavuşamayan iki aşık barındırması yeterli gelmiyor. Bu janrın ekmeğini son kırıntısına kadar yiyen yapımcıların filme ait hikaye noktasında üretkenlikleri arttıkça iyi kabul edilen bir yapım ortaya koyma şansları da artıyor. İşte hikaye noktasında bu üretkenliğin mahsülü olan bir yapım Kırık Kucaklaşmalar.
Film, yazar Harry Caine'in hayatındaki sıradan bir günle başlıyor ve gelişen olaylar, filme Harry'nin geçmişine inmek için gerekli olan zemini hazırlıyor. Yazarlığından önceki geçmişinde yönetmenlik yapan Harry'nin başından geçen tutkulu ancak zor ve dramatik bir aşk hikayesi filmin ardında boylu boyunca uzanıyor. Bu aşk, Harry'nin hayatını ciddi biçimde etkiliyor ve mevcut kişiliğinin oluşumunda esas rolü oynuyor.
Harry'nin geçmişi, zengin kocası Ernesto'nun kendisine sapıklık derecesinde bağlı olduğu yasak aşkı Lena üzerine kurulu. Bu geçmişte Lena hayatından kaçabildiği kadarıyla Harry'ye sığınıyor ve bu sığınış aralarındaki daha da aşkı alevlendiriyor. Neredeyse imkansız bir aşkın avucuna düşen Harry ile altın kafeste olmasına rağmen etrafını kuşatan mutsuzluğa tek çareyi Harry'de bulan Lena, 3. kişiye yani Ernesto'ya direnişi göze alıyor. İki sevgilinin bu mücadelesi olayları farklı bir boyuta taşıyor ve filmin hikayesi bu noktada özgünlük kazanmaya başlıyor.
Yapı itibariyle düz bir film Kırık Kucaklaşmalar. Bu kavramı açmak gerekirse film, imgeler üzerine farklı anlamlar yüklemeye ya da kendi içinde küçük ironiler, göndermeler yapmaya çalışmıyor ve söyleyeceklerini doğru zamanda açık bir biçimde söylüyor. Dolayısıyla bu konudaki doğru zamanlaması filmin uzunluğunun seyircinin ilgisini baltalamasına engel oluyor ve film ekran başındakileri uyanık tutarak kozlarını idareli kullanmasını biliyor. İşte bu noktada işe gizem katarak sınıfındaki filmlerden ayrı bir yere konulmayı hak ediyor.
Son tahlilde düz ve uzun gözükmesine rağmen etkileyici hikayesi ve bu hikayeyi iyi işleyişiyle izlenmeye değer bir film niteliği kazanıyor Kırık Kucaklaşmalar. Yılların eskitemediği Penélope Cruz da her zamanki gibi adına yakışır bir role daha imzasını atıyor.
Film için Sinema Vesaire notu: B-
İzleyici ve popülarite anlamında ibre hala absürt ve seviyesiz komedilerden yana görünse de Türk Sineması uluslararası platformda adından söz ettirebilecek kalitede, dikkat çekecek derecede imge ve derinlik yüklü yapımlar da çıkarmıyor değil son zamanlarda. Şüphesiz bu akımın öncülerinin izinden gelen yönetmenlerden birisi de Reha Erdem.
İşte Erdem'in Kosmos'tan bir önceki filmi Hayat Var da ülkemizde yeterince olmasa da Avrupa'da birtakım festivallerde göze çarpmış ve övgüler almış bir film. Kısa bir süre önce izleme şansı bulduğum film için benim görüşlerim de oldukça olumluydu.
Film, Hayat adında bir ortaokul öğrencisinin hayatını, İstanbul portreleri ve Arabesk esintileri eşliğinde anlatıyor. Hayatı okuldan ve evden ibaret olan Hayat, annesinden boşanmış olan babası ve ciğerlerinde ileri derecede hastalığı bulunan yarı-yatalak dedesi ile birlikte yaşamaktadır. Babası para kazanmak için yasadışı faaliyetlerde bulunurken kızını da çoğu zaman kendi başına bırakmaktadır. Her ne kadar Hayat'ın ailevi sorunları okuluna da aksetmişse de Hayat bu hayattan sığınacağı tek yer olan okulunu da bırakmak istemez.
Hayat'ın okul ve ev yaşantısında çevresindeki karakterlerle farklı farklı ilişkileri vardır ve filmdeki her bir ilişki ayrı bir yan hikaye niteliği taşımaktadır aynı zamanda. Film de Hayat'ın hayatındaki bu hikayeler üzerine kurulu bir yol izler.
Filmin ayakta tutan bu hikayelerden her birinin kendi içinde barındırdığı tutarlılıklar ve hikayelerin özgünlüğü filme ayrı bir güç katıyor şüphesiz. Bunun yanında Erdem'in filminde çizdiği karakterler oldukça güçlü ve çelişkisiz. Görüntü yönetimi boyutundaysa İstanbul'u bu denli iyi kullanabilen yönetmen sayısı çok çok azdır ve Erdem bu filmiyle bu isimler arasında önemli bir yer edinmiştir kendine. Sahnelere ilmek ilmek dokuduğu İstanbul manzarasının üzerine serpiştirdiği Arabesk müziklerin filme kattığı alaturka tatsa eşine az rastlanır cinsten. Ses yönetimi sadece müzikleriyle değil her yönüyle de eksiksiz bir film Hayat Var.
Burada son bir parantez açıp yazıyı noktalamak lazım. Sanat filmi deyince çoğu izleyicinin yıkılmaz önyargıları vardır ve hemen herkesin aklına uzun, sıkıcı, anlamsız yapımlar gelir. Evet, sanat filmi senaryosuyla ya da performanslarıya izleyiciyi doyurmak niyetinde değildir ancak bir filmin kalitesini sadece senaryo ya da oyunculuklar belirlemeyebilir. Önemli olan izleyicinin sinemadan ne beklediğini bilmesidir ve kendisinden övgüyle bahsedilen her filme tam not vermek için giderse seyirci, filmden ne beklediğinden zerre haberi yok demektir.
Öte yandan "sanat filmi" kavramının arkasına sığınarak saçma sapan işler çıkaran nice yönetmenler vardır ki oluşan bu önyargılar sebebiyle giyotine gitmesi gerekenler sanat filmleri değil bu insanlardır. Oysa ki sinemanın kendisi bir sanattır ve izleyiciyi etkisi altına alabilen her şey, bu etkinin sebebinin ne olduğunu kat'i surette bilmeye gerek olmaksızın, iyi bir sanat eseridir.
Sonuç itibariyle Hayat Var benim nezdimde iyi bir filmdir ve vakit oldukça bu blogda daha çok yer bulacaktır.
11 Mart'tan bu yana, yani yaklaşık 1 aydır yazmamışım bloga. Öncelikle bu yazısız geçen 1 ay için tüm Svs okurlarından özür dilerim. Oscarlar döneminde bol bol film izleyip kritik yazmaya özen göstermiştim ancak sonra sağlam bir nadas dönemine girdim. Mart ayı sonunda sınavlarım da olduğu için pek bir şey yazmaya fırsat bulamadım açıkçası.
Diğer yandan bu yıl 3.sü düzenlenen [2010] Blog Ödülleri'ne başvurduk ve başvurumuz kabul edildi. Oylama süreci dün itibariyle başlamış bulunmakta. Hal böyleyken blogun daha fazla göz önünde bulunacağını ümit ediyorum ve bu da beni yazmaya itecek bir başka sebep olur umarım.
Lafı uzatmayalım, kendimi oyalayacak fazla bahanem kalmadığı için bir süredir beklettiğim film kritiklerini ve yeni yazı dizilerini mümkün mertebe beğeninize sunmak istiyorum. 2010 Blog Ödülleri'nde kültür-sanat kategorisinde Sinema Vesaire'yi destekliyorsanız oy vermek için aşağıdaki adrese buyrun lütfen:
http://2010.blogodulleri.com/